<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>Vahyin Işığında Vahdet Ve Mukavemet için yorumlar</title>
	<atom:link href="http://ittihadiislam.com/comments/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://ittihadiislam.com</link>
	<description>Güneşin Doğduğu Heryerde Hak İle Doğrulmak Adına</description>
	<lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 07:45:40 +0000</lastBuildDate>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
	<item>
		<title>Güllü Çevik ve medyanın başörtüsü körlüğü yazısına zeynep tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/05/17/gullu-cevik-ve-medyanin-basortusu-korlugu/#comment-1977</link>
		<dc:creator>zeynep</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 07:45:40 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=15152#comment-1977</guid>
		<description>ESAS ZİNDAN NEDİR BİLİR MİSİNİZ? 
Sevgili Kardeşlerim öncelikle sizleri Allah&#039;ın Selamıyla selamlıyorum.Bu Sitemim Size değil Müslüman Kardeşlerinin dertleriyle dertlenmeyenlere; Hani bizler bir vücudun azalarıydık hani biz bir binanın tuğlalarıydık vücudun bir tarafına bir diken batsa her tarafımız yanacaktı hani Öyle demiyor mu Önderimiz Rehberimiz(S.A.V)(Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!) [Buhari] Gel görki Bu müslümanların yıllardır çektiği eziyet,İşkence ve Zulmleri (Gerek Sistem Tarafından Gerekse de PKK Tarafından) görmedik bırakın vücudun azalarının yanmasını Biz onları vücudun Kangren olmuş bir azası olarak gördük. Onların mutlaka vucudumuzdan kesip atılması gerektiğini bizim vucudumuzla bir alakaları olmadığını Hani biz çok temizdik! ya Biz çok özeldik! ya onlarda kim oluyordu ki kendilerini bize isnat edecekler bizim bir parçamız olduklarını iddia edecekler. Eğer olurda bizim onlara kendimizi (devletimizi, Düzenimizi,)ayakta tutmak için ihtiyacımız olursa biz arada bir hoşnut olmasak da maslahat gereği bizden sayacak onları kendi hanemize kaydedecek ve Sözle kardeş sayacaktık. Hepsi bu kadar onun ötesi olmayacaktı. Amma bu böyle olmayacak Onlar bizi kardeş bildiler her seferinde sıkıntınızı kendi sıkıntıları bildiler Çokta iyi yaptılar (Örnek daha geçen esir tutulan gazeteci kardeşlerimizin esaretine çok üzüldüler serbest kalışlarına çok sevindiler)ve ben yazı yazan olarak ta öncelikle bu yazdığımı kendime yazıyorum. Biz bunları anlamadık biz bunlarla konuşmadık.(Değerlendirmelerimizi hep yalan basının bize aktardıklarıyla yaptık) biz bunlarla ilgilenmedik biz bunlarla KARDEŞ olmadık maalesef ve Bir Kardeşin en büyük zindanı da ne bilir misiniz? sadece ALLAH için Sevdiği Kardeş gördüğü bizlerin acı gününde yanında olmamamız sevinçli günlerinde -Kutlu Doğum Etkinlikleri- (Milyonları Peygamber Sevdasıyla topladılar onları değilde Kadıköyde 100 kişiyle Deniz Gezmiş için toplananları manşet yaptık Gerçekten yazıklar olsun Ağlıyorum Sadece) yanında olmamak en büyük zindandır öbür dünyalık 2-3 sene ceza vermişler o kadar eziyetle imtihan olan bir topluluk için bir şey değil diye düşünüyorum 
Selam olsun GERÇEK KARDEŞ olanlara</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ESAS ZİNDAN NEDİR BİLİR MİSİNİZ?<br />
Sevgili Kardeşlerim öncelikle sizleri Allah&#8217;ın Selamıyla selamlıyorum.Bu Sitemim Size değil Müslüman Kardeşlerinin dertleriyle dertlenmeyenlere; Hani bizler bir vücudun azalarıydık hani biz bir binanın tuğlalarıydık vücudun bir tarafına bir diken batsa her tarafımız yanacaktı hani Öyle demiyor mu Önderimiz Rehberimiz(S.A.V)(Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!) [Buhari] Gel görki Bu müslümanların yıllardır çektiği eziyet,İşkence ve Zulmleri (Gerek Sistem Tarafından Gerekse de PKK Tarafından) görmedik bırakın vücudun azalarının yanmasını Biz onları vücudun Kangren olmuş bir azası olarak gördük. Onların mutlaka vucudumuzdan kesip atılması gerektiğini bizim vucudumuzla bir alakaları olmadığını Hani biz çok temizdik! ya Biz çok özeldik! ya onlarda kim oluyordu ki kendilerini bize isnat edecekler bizim bir parçamız olduklarını iddia edecekler. Eğer olurda bizim onlara kendimizi (devletimizi, Düzenimizi,)ayakta tutmak için ihtiyacımız olursa biz arada bir hoşnut olmasak da maslahat gereği bizden sayacak onları kendi hanemize kaydedecek ve Sözle kardeş sayacaktık. Hepsi bu kadar onun ötesi olmayacaktı. Amma bu böyle olmayacak Onlar bizi kardeş bildiler her seferinde sıkıntınızı kendi sıkıntıları bildiler Çokta iyi yaptılar (Örnek daha geçen esir tutulan gazeteci kardeşlerimizin esaretine çok üzüldüler serbest kalışlarına çok sevindiler)ve ben yazı yazan olarak ta öncelikle bu yazdığımı kendime yazıyorum. Biz bunları anlamadık biz bunlarla konuşmadık.(Değerlendirmelerimizi hep yalan basının bize aktardıklarıyla yaptık) biz bunlarla ilgilenmedik biz bunlarla KARDEŞ olmadık maalesef ve Bir Kardeşin en büyük zindanı da ne bilir misiniz? sadece ALLAH için Sevdiği Kardeş gördüğü bizlerin acı gününde yanında olmamamız sevinçli günlerinde -Kutlu Doğum Etkinlikleri- (Milyonları Peygamber Sevdasıyla topladılar onları değilde Kadıköyde 100 kişiyle Deniz Gezmiş için toplananları manşet yaptık Gerçekten yazıklar olsun Ağlıyorum Sadece) yanında olmamak en büyük zindandır öbür dünyalık 2-3 sene ceza vermişler o kadar eziyetle imtihan olan bir topluluk için bir şey değil diye düşünüyorum<br />
Selam olsun GERÇEK KARDEŞ olanlara</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Mısır&#8217;da Aday Listesi yazısına organic search engine optimization tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/02/26/yeniden-yapilanmanin-zorluklari/#comment-1976</link>
		<dc:creator>organic search engine optimization</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 06:09:12 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=13268#comment-1976</guid>
		<description>Biraz zaman karşılaştım en sofistike bloglar birine sahip Tebrikler! Sadece inanılmazdı, çünkü ne kadar görsel olarak güzel bir şey uzak ne kadar alabilir. Yüklediğin harika bir blog alanı harika grafikler, videolar, düzen koydu. Bu kesinlikle, mutlaka görmeniz gereken bir blog!</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Biraz zaman karşılaştım en sofistike bloglar birine sahip Tebrikler! Sadece inanılmazdı, çünkü ne kadar görsel olarak güzel bir şey uzak ne kadar alabilir. Yüklediğin harika bir blog alanı harika grafikler, videolar, düzen koydu. Bu kesinlikle, mutlaka görmeniz gereken bir blog!</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Türk-İsrail ekseni de Camp David de çöktü yazısına ali tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2011/05/28/arap-sokagini-kana-bulayacak-gizli-ordu/#comment-1971</link>
		<dc:creator>ali</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 May 2012 13:47:34 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=1876#comment-1971</guid>
		<description>mücahitlerin cihadını bunların amacı rusyuayı boloke etme ingiliz amerikanın mücahitleri yonlendirdiginden ve bu mücahitlere türk halkının onun icin güye destek vermedigininden bahseden kopek budur sacları uzatıkca beyninide yitirmiş it</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>mücahitlerin cihadını bunların amacı rusyuayı boloke etme ingiliz amerikanın mücahitleri yonlendirdiginden ve bu mücahitlere türk halkının onun icin güye destek vermedigininden bahseden kopek budur sacları uzatıkca beyninide yitirmiş it</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Türk-İsrail ekseni de Camp David de çöktü yazısına ali tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2011/05/28/arap-sokagini-kana-bulayacak-gizli-ordu/#comment-1970</link>
		<dc:creator>ali</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 May 2012 13:45:26 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=1876#comment-1970</guid>
		<description>bu karagülle kafkasya emirligi mücadelesine cihadına karşı olan dalkavugun biridir mücahitlere iftira eden şerefsizin biridir mucahitlere taşaron diyen kopektir kendisi haberiniz ola</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>bu karagülle kafkasya emirligi mücadelesine cihadına karşı olan dalkavugun biridir mücahitlere iftira eden şerefsizin biridir mucahitlere taşaron diyen kopektir kendisi haberiniz ola</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hacettepe Üniversitesinde Rezil Slogan yazısına Erol tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/05/11/hacettepe-universitesinde-rezil-slogan/#comment-1950</link>
		<dc:creator>Erol</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 May 2012 17:46:03 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=14978#comment-1950</guid>
		<description>Hacettepe Üniversitesi&#039;nde sağ-sol karşı karşıya getirilmek için düzenlenen bir tezgah işte. Allah&#039;tan sağ görüşlü öğrenciler temkinli davranıp olay çıkmasına izin vermedi. Yazık, şu piyonlar öyle merdivenlerde saatlerce beklediler. Acıdım doğrusu, Allah uyandırsın ne diyim. Piyon oğlu piyonlar :))) Elimde bir adet fotoğrafları var, dilerseniz paylaşabilirim siteye nasıl yüklendiğini bilemiyorum.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Hacettepe Üniversitesi&#8217;nde sağ-sol karşı karşıya getirilmek için düzenlenen bir tezgah işte. Allah&#8217;tan sağ görüşlü öğrenciler temkinli davranıp olay çıkmasına izin vermedi. Yazık, şu piyonlar öyle merdivenlerde saatlerce beklediler. Acıdım doğrusu, Allah uyandırsın ne diyim. Piyon oğlu piyonlar <img src='http://ittihadiislam.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> )) Elimde bir adet fotoğrafları var, dilerseniz paylaşabilirim siteye nasıl yüklendiğini bilemiyorum.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Diyanet: Vicdani red caiz değil! yazısına HUSEYİN ŞAŞMAZ tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/04/17/diyanet-vicdani-red-caiz-degil/#comment-1747</link>
		<dc:creator>HUSEYİN ŞAŞMAZ</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 20:01:51 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=14212#comment-1747</guid>
		<description>Sevgili Peygamberimiz buyurmuş : “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” ( Hakim ve Taberani’den naklen Keşf-ül Hafa 2/127)&quot;

Devlet kafir halkı müslüman !!!

Bir kavim nefislerindekileri değiştirmedikçe Allah onların halini değiştir­mez&quot; (13/11)

&quot;Herhangi bir toplum tutumunu değiştirmedikçe, Allah onun konumunu değiştirmez.&quot;

Yüce Allah&#039;ın onları kendi emrine göre hareket eden korucularla izletmesi, onların hem şahısları hem de durumları açısından meydana getirdikleri değişiklikleri gözetlemek ve bu değişikliklere uygun olarak onlar hakkındaki hükmünü yürürlüğe koymaktır. Çünkü yüce Allah insanlara verdiği nimeti ya da azabı, üstünlüğü ya da alçaklığı, onurluluğu ya da ezilmişliği, onlar, düşüncelerini davranışlarını ve pratik hayatlarını değiştirmedikçe değiştirmez. Yüce Allah onların şahısları ve davranışları açısından meydana getirdikleri değişiklikler doğrultusunda onların durumlarını değiştirir. Gerçi, yüce Allah daha olmadan ne olacağını bilir. Ne var ki, onlara ilişkin hüküm, onların davranışlarına göre olacaktır ve bu hüküm yaşanan değişiklikle aynı zamanda gerçekleşecektir.

Kuşkusuz bu, insana ağır bir sorumluluk yükleyen bir gerçektir. Yüce Allah&#039;ın iradesi ve buna ilişkin yasası, insanlar hakkındaki iradesinin yine bu insanların davranışları yönünde gerçekleşmesi şeklindedir. Bu konudaki yasasını, onların bu yasaya karşı takındıkları tavır uyarınca yürürlüğe koyması yönündedir iradesi... Bu konuya değinen ayet gayet açıktır ve yoruma ihtiyaç bırakmamaktadır. Bu ayet yüklediği sorumluluğun yanında, bu insana verilen değeri de göstermektedir. Yüce Allah iradesini yürürlüğe koymayı insanın davranışlarına bağlamakla ona büyük bir değer vermiştir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Peygamberimiz buyurmuş : “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” ( Hakim ve Taberani’den naklen Keşf-ül Hafa 2/127)&#8221;</p>
<p>Devlet kafir halkı müslüman !!!</p>
<p>Bir kavim nefislerindekileri değiştirmedikçe Allah onların halini değiştir­mez&#8221; (13/11)</p>
<p>&#8220;Herhangi bir toplum tutumunu değiştirmedikçe, Allah onun konumunu değiştirmez.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın onları kendi emrine göre hareket eden korucularla izletmesi, onların hem şahısları hem de durumları açısından meydana getirdikleri değişiklikleri gözetlemek ve bu değişikliklere uygun olarak onlar hakkındaki hükmünü yürürlüğe koymaktır. Çünkü yüce Allah insanlara verdiği nimeti ya da azabı, üstünlüğü ya da alçaklığı, onurluluğu ya da ezilmişliği, onlar, düşüncelerini davranışlarını ve pratik hayatlarını değiştirmedikçe değiştirmez. Yüce Allah onların şahısları ve davranışları açısından meydana getirdikleri değişiklikler doğrultusunda onların durumlarını değiştirir. Gerçi, yüce Allah daha olmadan ne olacağını bilir. Ne var ki, onlara ilişkin hüküm, onların davranışlarına göre olacaktır ve bu hüküm yaşanan değişiklikle aynı zamanda gerçekleşecektir.</p>
<p>Kuşkusuz bu, insana ağır bir sorumluluk yükleyen bir gerçektir. Yüce Allah&#8217;ın iradesi ve buna ilişkin yasası, insanlar hakkındaki iradesinin yine bu insanların davranışları yönünde gerçekleşmesi şeklindedir. Bu konudaki yasasını, onların bu yasaya karşı takındıkları tavır uyarınca yürürlüğe koyması yönündedir iradesi&#8230; Bu konuya değinen ayet gayet açıktır ve yoruma ihtiyaç bırakmamaktadır. Bu ayet yüklediği sorumluluğun yanında, bu insana verilen değeri de göstermektedir. Yüce Allah iradesini yürürlüğe koymayı insanın davranışlarına bağlamakla ona büyük bir değer vermiştir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Taliban&#8217;dan Başkente Büyük Operasyon! yazısına Erkam tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/04/15/talibandan-baskente-buyuk-operasyon/#comment-1738</link>
		<dc:creator>Erkam</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 07:26:09 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=14150#comment-1738</guid>
		<description>Selamun Aleykum Taliban &quot;Mücahitlerini&quot; biraz açar mısınız ?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Selamun Aleykum Taliban &#8220;Mücahitlerini&#8221; biraz açar mısınız ?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Mısır&#8217;da anayasa krizi büyüyor yazısına HUSEYİN ŞAŞMAZ tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/04/12/misirda-anayasa-krizi-buyuyor/#comment-1728</link>
		<dc:creator>HUSEYİN ŞAŞMAZ</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Apr 2012 09:46:15 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=14119#comment-1728</guid>
		<description>ANAYASA MESELESİNE
 



İSLAMİ ÇÖZÜM
 





İSLAMİ ANAYASA TASARISI
 
VE 

GEREKCESİ
 


 
 
Bugünlerde hem Ortadoğudaki Mısır, Tunus, Libya gibi halkı müslüman ülkelerde hem de Türkiye’de değişim, dönüşüm rüzgarları ile birlikte “yeni bir anayasa yapmak meselesi” gündemdedir. Topyekün yeni bir anayasa yapmak veya benimsemek aslında o ülkedeki rejimin değişmesi, paradigmanın değişmesi, egemenliğin merkezinin ve egemen güçlerin değişmesi demektir. Fakat burada bazı istifhamlar var:
 
--Bu “yeni anayasa” söylemini gündeme taşıyanlar gerçekten bunu yapacaklar mı?..
 
--“Yenilik” ve “değişim” vaadlerinde ne kadar samimidirler?...
 
--Bu söylemlerinde gerçekten “köklü bir değişimi” mi yoksa ambalaj yada makyaj değişikliğini mi kastediyorlar?.. 

--Kökleri toplumun derinliklerinde olan ve genel hüsnü kabul gören bir anayasa yapmayı başarabilecekler mi?..
 


Bu istifhamların gölgesinde bir sorun olarak algılanan “yeni anayasa belirleme” çalışmalarına bu  yazımızla İslami bir bakış açısı ve çözüm sunmaya çalışacağız inşaallah.  Tevfik Allah’tandır.
 


 
 
 
 
ANAYASANIN MİSYONU
 





Bilindiği gibi anayasa günümüzde toplumsal ve siyasal organizasyonun bir nevi zorunlu klavuzu olarak algılanmaktadır. Zira anayasa; bir toplumdaki siyasi baskın örgüt olan devletin, toplumu yönetirken kullandığı rejimi, sistemi, ideolojiyi belirler. Bunu yaparken de; -egemenliğin, -sulta / otorite sahibinin, 

-yönetim şeklinin ve sisteminin ne olduğunu, -yöneticilerin ve yönetilenlerin temel hak, yetki ve sorumluluklarının ne olduğunu, -yöneticilerin yönetime gelme ve yönetimden ayrılma şartlarının ve yönteminin ne olduğunu    belirler.
 
Bununla güdülen gaye; toplumda yönetici ile yönetilenler arasında ihtilafların çıktığında anayasa kendisine başvurulan nihai merci olsun ki bir siyasi istikrar ve barış ortamı sağlansın. Yani toplumsal barış, huzur, istikrar, adalet ve güvenlik temin edilsin. 

Ancak bir anayasanın bu iyi niyetli gayeyi gerçekleştirebilmesi için o toplumun ana unsuru olan topluluklarının içinde derinliğine köklerinin olması gerekir.. O anayasanın ruhu diye bilinen temel düşüncesinin, felsefesinin, referansının, kaynağının, temel ölçülerinin, hakimiyet / egemenlik anlayışının o toplumun ana unsurları tarafından içtenlikle benimsenmesi gerekir. Yani o topluma yabancı olmaması gerekir. Bu şu demek değildir; “Bir şekilde bir anayasa belirlenir ve o toplumun onayına sunulur, yapılan referandumla o anayasa toplumun çoğunluğu tarafından “kabul” yada “evet” oyu alırsa, o anayasa o toplum tarafından benimsenmiş ve o topluma malolmuş sayılır.”  Bu anlayış doğru değildir. Yüzeysel ve kandırmaca bir anlayıştır. Toplum ve siyaset gerçekliği ile bağdaşmaz. Zira öylesi bir anayasa şimdiki anayasalar gibi toplumdaki güvensizliğin, adaletsizliğin, istikrarsızlığın, huzursuzluğun, sorunların ana kaynağı olduğu gibi zaman ve fırsatların da heder olmasına sebep olur..
 
 
 
ANAYASANIN KÖKLERİ
 
Bir anayasanın bir toplumda derinliğine köklerinin olabilmesi, o toplumun ana unsurları tarafından içtenlikle kabul görmesi ve benimsenebilmesi için; anayasaların üzerine kuruldukları şu temel kavramlara ve ilkelere bakmamız gerekir:
 
--Hakimiyet / egemenlik,
 
--Sulta / otorite,
 
--İdeoloji yada rejim,
 


 
 
İşte bu kavramlar bir anayasanın kökleridir. Bunları şu şekilde izah etmek mümkündür:
 


 
 
1--Hakimiyet / egemenlik:
 



Hakim olma halidir. Bir ülke ve toplum üzerinde “hakim iradeye” “hakimiyet” denir. Yani bütün iradelerden / arzu ve isteklerden üstün iradeye, bütün irade sahiplerinin karşısında boyun büktüğü iradeye “hakimiyet” denir.
 


 
 
Hakimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda merci konumundadır. Yani kendisine müracaat edilen, dönülen, başvurulan en üstün makam sahibidir.
 


 
 
Hakimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda kendisine kayıtsız şartsız / koşulsuz boyun büküldüğü, itiraz edilmediği makam sahibidir.
 


 
 
Hakimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda bütün kanunların, hükümlerin, ölçülerin kendisine dayandığı, kendisinden alındığı, kendisini delil / referans edindiği meşruiyet kaynağıdır. 



Görüldüğü gibi “hakimiyet” herhangi bir anayasanın temel kavramıdır. Hem anayasanın kendisinin hem de onun çerçevesinde oluşacak rejim, kanun ve hükümlerin meşruiyet kaynağıdır. Bir toplumun ana unsurlarında “hakimiyet” konusunda bir mutabakat oluşmamış ise, o anayasanın o toplumda kökü yok demektir. O toplum tarafından içtenlikle benimsenmez.!.. O toplumda adalet ve istikrar sağlanamaz. Zira her siyasi, hukuki ve toplumsal kararda meşruiyet sorunu yaşanır..
 


 
 
“Hakimiyet” konusu en önemli konudur, temel sorundur. Hiçbir yasaklama, sınırlama ve devlet gücü kullanılarak saptırma yapmaksızın, baskı, tehdit, şiddet kullanmaksızın bu sorunun üzerinde doğruyu, hakikatı bulmak maksadı ile şeffaf bir şekilde tartışılmalıdır. Bu mesele, toplumun ana unsurları tarafından anlaşılmadan ve üzerinde bir mutabakat sağlanmadan yapılacak bütün işler, çalışmalar “dostlar alışverişte görsün” kabilinden bir saptırma, yanıltma yada abes ile iştigal olacaktır.. “Yeni anayasa” söylemi ile yola çıkanların bu gerçeği gözardı etmeleri, saptırmaları samimiyet, dürüstlük ve şeffaflık ile bağdaşmaz. 



 
 
2--Sulta / otorite:
 



Yani yönetme yetkisi kime ait olacak ve yöneticiler nasıl belirlenecek meselesi. Sulta’nın / otoritenin yani yönetme yetkisinin kime ait olduğunu da “hakimiyet sahibi” belirler. Yada “hakimiyet” anlayışı doğrultusunda belirlenir. Dolayısı ile “hakimiyet” meselesi halladilmeden, netliğe kavuşmadan “sulta” meselesi sağlıklı bir şekilde halledilemez ve daima meşruiyet sorunu yaşanır.
 


 
 
3--Rejim ve ideoloji:
 



Anayasa, kendisine dayandığı “hakimiyet” anlayışına göre bir rejim ve ideoloji belirler. Rejimi ve ideolojisi olmayan bir anayasa ruhsuz bir anayasadır. Dolayısı ile işlevsiz yazılı metinler olarak kalmaya mahkum olur. Zira;
 
Rejim; yönetim ve idarede tutulan yol, takip edilen usuldür. Yani devletin yönetim şekli ve tarzıdır. 

İdeoloji ise; kendi içinde fikir / temel düşünce, çözümler ve usül / yöntem bütünlüğü olan siyasi, iktisadi ve toplumsal sistemdir.
 


 
 
Benimsediği rejim ve ideoloji ile anayasa; devletin o toplumda uygulayacağı;
 
 
 
-yönetim şeklini ve sistemini,
 
-eğitim siyaseti ve sistemini,
 
-iktisadi / ekenomik siyasetin ilke ve sistemini,
 
-kadın erkek ilişkilerinin tanzimini,
 
-yargı sisteminin usul ve çerçevesini,
 
-dış siyaset ilkelerini ve çerçevesini,
 
-toplumdaki çeşitli inanç gruplarının temel hak ve hukukunu    belirler.
 


 
 
Mademki “anayasanın” realitesi / gerçekliği budur. O halde şimdi ana unsurları müslüman olan bir toplumda kökleri olan ve hüsnü kabul bulan bir anayasanın nasıl olması gerektiğini köklerine bakarak Türkiyedeki toplum örneğinde inceleyelim:
 


 
 
 
 
İSLAMİ BİR ANAYASANIN KÖKLERİ
 





İslam’da asıl olan; ne yasadır ne de anayasadır. Asıl olan; mü’minlerin hayatlarının tüm alanlarında şeri hükümlere göre yaşamalarıdır. Bu husus; yasa yada anayasa olmaksızın gerçekleşiyor ise maksat hasıl olmuştur. Ancak; 

 
 
-Şeri hadlerin uygulanması, 

-Şeriat’ın egemenliğinin korunması ve aleme yayılması, 

-ümmetin vahdetinin gerçekleşmesi ve korunması, 

-fitne ve fesadın önlenmesi, 

-herkesin kamu mülkiyetinden adil bir şekilde yararlanabilmesi 

gibi nedenlerden dolayı hepsinin şeri hükümlerden oluşması şartı ile yasalar ve anayasa benimsenmesi de zorunlu olabilir. Günümüzde ise; çağdaş cahiliyye tortularından tamamen arınmış tam bir İslami Toplum inşa olasıya kadar İslam’ın iktidar imkanı bulduğu toplumda İslami bir Anayasanın olması kaçınılmazdır. İslami bir anayasanın kökleri ise şöyledir:
 


 
 
1---Hakimiyet / egemenlik konusu:
 



Türkiye coğrafyasında yaşayan toplumun ana unsurları Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar, Araplardan oluşmaktadır. Bunların kahir ekseriyeti ise müslümanlardır. Onun için bir anayasanın bu toplumdaki  köklerinin bu müslüman unsurlarda aranması gerekir. Müslümanların temel düşüncelerini, değerlerini, hassasiyetlerini, genel kabullerini ve redlerini İslam Dini belirler. İslamsız müslümanlık olmadığına göre, İslam’ın akidesi ve Şeriatını, “zaruriyeti diniye”  olarak bilinen olmazsa olmazlarını, değerlerini, ölçülerini yani farz-vacib, mendub, mübah, mekruh ve haram olarak bilinen şeri hükümlerini dikkate almaksızın yapılan bir anayasa o toplumda köksüz kalacaktır ve hüsnü kabul görmeyecektir..
 


 
 
Bu toplumun ana unsurları olan müslümanlara göre; egemenlik Şeriata aittir.
 
 
 
Nitekim bu hakikat onların dillerine dahi yerleşmiştir. Şöyleki; 

-“Şeriatın kestiği parmak acımaz”,
 
-“Şeriatın hükmü karşısında boynum kıldan incedir”,
 
-“Baş başa, baş da Şeriata bağlıdır”.
 


 
 
Şeriat ise şu anlamlara gelmektedir;
 
-Allah’ın kulları için gönderdiği din,
 
-İlahi kanun, dinin ameli / uygulama ile ilgili hükümlerin bütünü,
 
-Dinin dünya ile ilgili hükümlerinin tamamı,
 
-İslamiyetin kitap halindeki kanunu, Kur’an-ı Kerim,
 
-Ayet ve hadislere dayanan İslam kanunu, İslam hukuku,
 


 
 
Şeriatın bu anlama geldiğini bilen hiç bir müslüman, “ben müslümanım amma Şeriatı kabul etmem” diyemez. Böylesi bir söz ancak cehalet ürünüdür. Zira İslamsız müslümanlık olamıyacağı gibi, Şeriatsız İslam da olamaz..
 


Yukarıda zikredilen  -“Şeriatın kestiği parmak acımaz” -“Şeriatın hükmü karşısında boynum kıldan incedir”  gibi sözler şu ayeti kerimelerin manasını veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.
 





فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا 



“Dikkat edin! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni  (getirdiğin Şeriatı) hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa:65)
 





إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ 

`
 
“Aralarında hüküm vermesi için Allah&#039;a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak &quot;İşittik ve itaat ettik&quot; demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur:51)
 





إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ 

“Hüküm / hakimiyet, yalnızca Allah&#039;ındır. O, Kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf:40)
 


Daha başka bir çok ayet ve hadisle birlikte özellikle bu ayeti kerimeler; 

 
 
--“hakimiyetin sadece Allah’a ait olduğunu”, bunun da ancak Allahu Teala’nın kulları için gönderdiği Şeriatta temsil edildiğini, 

 
 
--Hakimiyetin Allah’ın Şeriatına ait olduğunu benimsemenin Allah’a iman etmiş olmanın olmazsa olmazı olduğunu     açıkca ortaya koymaktadır.
 


 
 
Onun için “hakimiyet” meselesi, usuluddindendir, yani dinin esaslarındandır. İman meselesidir. Öyle sanıldığı gibi teknik yada tali / detay bir mesele değildir. Aynı zamanda usululfıkhın yani fıkıh usulünün de esasıdır. “Hakim” yani hüküm / hakimiyet sahibinin Allahu Teala olduğu gerçeği fıkıh usulünün de esasıdır. Dolayısı ile bütün hükümler ona dayanmak zorundadır.. Onun için ona dayanan hükümlerde ve kanunlarda meşruiyet sorunu olmaz. Ona dayanmayan hükümler, ma’siyettir / yani Allah’a isyandır. Ma’siyette ise kula itaat yoktur. Nitekim bu hakikat da “Baş başa bağlıdır, baş da Şeriata bağlıdır” sözü  ile veciz şekilde ifade edilmiştir. Yani bütün iradeler  üstünde hakim / egemen irade Şeriattır. Bu da şu ayeti kerime ve hadisi şerifin manasını ortaya koymaktadır:
 





يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً
 





“Ey iman edenler, Allah&#039;a itaat edin; Resule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine / yöneticilere de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah&#039;a ve Resulüne döndürün. Şayet Allah&#039;a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa:59)
 





لاَ طَاعَةَ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ، إِنَّمَا الطَّاعَةُ فِي الْمَعْرُوفِ
 





“Allah’a isyanda itaat yoktur. Sadece ma’rufda itaat vardır.” (Buhari, Müslim) 



 
 
Bütün bunlar gösteriyor ki; bu toplumun ana unsurlarına baskı, tehdit, şiddet, yasak, demogoji, saptırmalar olmaksızın açık, seçik, anlaşılır bir şekilde sorulduğunda Şeriatın hakimiyetinde / egemenliğinde nasıl mutabık kaldıkları görülür. Yani hiç bir müslüman toplumda Şeriatın egemenliği sorun olmaz, içtenlikle benimsenir, hüsnü kabul görür. Bu hususta herkes müsterih olsun.!..
 


 
 
2---Sulta / Otorite konusu:
 



İslam’a göre, sulta / otorite yani yönetme yetkisi ümmete aittir. Ümmet bu yetkisini biat ahkamı çerçevesinde nasbedeceği Allah’ın indirdikleri ile yönetecek bir halifeye devreder. Bu hakikat da Allahu Teala’nın hükümlerinin uygulanması ile ilgili hitaplarının  .... يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ “Ey İman edenler!...” şeklinde ümmete hitaben gelmiş olmasından ve Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin hilafet ve biat ile ilgili hadisi şeriflerinden alınmıştır. Burada ayrıntılara inmeye gerek yok. Bu konuda hadis ve fıkıh kitaplarında yeterince ayrıntı bilgi mevcuttur.
 


 
 
Dolayısı ile sulta / otoritenin yani yönetme yetkisinin ümmete ait olduğunu hakimiyet sahibi belirlemiştir. Bunun hayata nasıl geçeceğini de yine hakimiyet sahibi belirlemiştir. O da Raşidi Hilafet sistemidir.
 
Bu konuda da ana unsurları müslümanlar olan bir toplumda sorun olmaz..
 


 
 
3---Rejim ve ideoloji konusu:
 



Ana unsurları müslümanlar olan bir toplumda ancak İslam’ın şu sistemleri uygulandığında toplumda barış, adalet, istikrar, huzur ve sağlıklı kalkınma sağlanabilir:
 



--İslam’ın yönetim şekli ve sistemi olan Hilafet,
 
--İslam’ın eğitim sistemi ve siyaseti,
 
--İslam’ın yargı sisteminin usul ve çerçevesi 

ki bu adaleti yargıda en iyi şekilde dağıtacak tek sistemdir. 

--İslam’ın iktisadi siyaseti ve sistemi,
 
İslam’ın iktisadi sistemi kendisine özgün bir sistemdir. Mülkün / yeryüzü servetinin insanlar arasında adil bir şekilde dağılımını sağlayacak ve fakirlik sorununu çözebilecek tek doğru sistemdir. 

İslam’ın iktisad sisteminde günümüzde bütün insanlığın başına bela olarak musallat olmuş sömürü ve zulüm sistemi olan Kapitalizmin şu temel kurumları ve kuramlarına yer yoktur:
 
---Faiz sistemi,
 
---Borsa sistemi,
 
---Vergi ve sigorta sistemi,
 
---Nisbi / göreceli para sistemi,
 
---Mülkiyet özgürlüğü anlayışı,
 
 
 
İslam’a göre Malikül Mülk / mülkün gerçek sahibi  Alemlerin yaratıcısı Allahu Teala’dır. İnsanlar mülkde ancak Allahu Teala’nın izin verdiği yollarla mülk edinebilirler ve Allahu Teala’nın izin verdiği şekilde mülkte tasarrufta bulunabilirler. Dolayısı ile mülkiyette esas olan “özgürlük” değil Allah’ın iznidir yani şeri hükümdür. İslam’a göre mülkiyet tasnifi de kendisine özgündür, şöyleki;
 
----Kamu mülkiyeti;  yeraltı ve yerüstü madenleri, yeraltı ve yerüstü akarsuları, göller ve denizler, petrol ve gaz gibi enerji kaynakları, bunları işleten işletmeler, bütün türleri ile yollar, ormanlar ve meralar gibi tabiatı gereği herkesin yararlanma hakkının olduğu mülklerdir, statüsü değiştirilemez.
 
----Devlet mülkiyeti; bazı vergiler, haraç, cizye gibi tasarrufu halifenin görüş ve içtihadına terk edilmiş mülk,
 
----Özel mülkiyet; zikredilen iki mülkiyet türünün dışında meşru yollarla elde edilen mülk, 

 
 
Ayrıntı bilgi ekteki “İslami Anayasa Tasarısının Gerekcesi” adlı kitapta, ayrıca “İslam’da İktisad Nizamı” adlı kitapta mevcuttur.
 





--Kadın-erkek ilişkilerini; 

insani değerleri muhafaza ederek adil bir şekilde tanzim edebilmek beşerin fevkinde bir iş olduğunu günümüzdeki manzara ortaya koymaktadır. Bunu da en doğru ve adil şekilde tanzim eden ancak İslam’dır. Ayrıntı bilgi de ekte mevcuttur.
 
--Toplumda mevcut çeşitli inanç gruplarının hak ve hukukunu da “zimmet ahkamı” ile ancak  İslam garanti altına almıştır ve bunu gerçekleştirmiştir. Bunun delili tarihi hakikatlardır. Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Ortadoğu, Kuzey ve Orta Afrika, Kafkaslar, Orta Asya bölgelerinde gayri müslim unsurlar hayatlarında ancak İslam’ın hakim olduğu dönemlerde can, mal ve ırz güvenliği içinde kalabilmişlerdir. İslam’ın hakimiyetinin son bulması ile çağdaş tağuti zulüm ve zulümat kara kâbus gibi hem müslümanların başına hem de o gayri müslimlerin başına çökmüştür. O bölgelerin hiç bir yerinde huzur, asayiş, güvenlik hiç kimse için kalmamıştır...
 
--Dış siyaset ilkeleri ve çerçevesi de İslam ahkamına göre belirlenir. Bu dış siyaset, ümmete tekar “diğer insanlar için şıkartılmış hayırlı ümmet”, “marufu emreden, münkerden nehyeden, hayra / hidayete davet eden vasat / en seçkin lider ümmet” “şahid ümmet” kılar.. Bu liderlik; sömürü ve despotluk liderliği değildir. Bu liderlik adalet, rahmet ve hidayet liderliğidir.
 


 
 
Adalet, rahmet ve hidayet liderliği  öyle sadece laf ile, slogan ile, temenni ile olmaz. Ancak ve ancak İslam’ın kamilen hakim olması ile olur. Zira Allahu Teala izzetin, üstünlüğün, liderliğin ancak Allah’ın dinine titizlikle bağlılık ve dinini hakim kılmak ile olacağını bildirmiştir...
 





وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِّيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا
 





“Kendilerine izzet / güç ve  itibar sağlasınlar diye, Allah&#039;tan başka ilahlar edindiler.” (Meryem:81)
 





مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ
 





“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah&#039;ındır. Güzel söz O&#039;na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli biz azab vardır. Onların tasarladıkları boşa çıkıp bozulur.” (Fatır:10)
 


 
 
Tanzimat ile başlayan “muasırlaşma”, “batılılaşma” sloganı altında İslam’dan uzaklaşma faaliyetleri ile özellikle Cumhuriyet döneminde yapılan anayasaların hiç birisinin kökleri bu toplumda yoktur. Onun için o anayasalar bu toplumda hep bütün zulümlerin ve sorunların kaynağı oldu, müslümanların başağrısı ve belası oldu. Bütün zulümlerin, siyasi ve toplumsal istikrarsızlığın, bölücülüğün,  kirliliğin, ekenomik, askeri, teknolojik geri kalmışlığın ana nedeni oldular.
 
Dürüstce, cesurca, samimi olarak şeffaf bir şekilde bunlar konuşulup tartışılabilinmelidir. Bu milletin başına “yeni bir bela” daha musallat edilmez inşaallah!..
 
 
 





İSLAMİ BAKIŞ AÇISINI YOK SAYMAK 

MÜSLÜMANLARI YOK SAYMAKTIR
 





“Yeni bir anayasa”dan bahsediliyorsa; bu müslüman toplum tarafından benimsenecek egemenlik, sulta, rejim ve ideoloji kökleri ile tamamen yeni ve İslami bir anayasadan bahsetmemiz gerekir. Gayrısı fasa fisodur, dalalettir, cehalettir, cahiliyyedir. Zira bu toplum için yapılacak bir anayasanın, onun ana unsurlarını yani müslümanları sanki yok sayarak yapılması ancak bu topluma yapılan bir hakaret ve ihanet olur.. Müslümanları diğer fert ve toplumlardan ayırt eden husus onların inanç ve dinleri olan İslam’dır. 



 
 
Anayasa konusunda; özgürlükler, demokrasi, cumhuriyet, liberalizm, laiklik, sekülerizm, sosyalizm, ulusalcılık, globalizm, hatta komünizim vb. her açıdan görüş talep ediliyor, beyan ediliyor fakat sanki kendisi yokmuş yada  bu konuda hiçbir çözümü yokmuş gibi İslami bakış açısına hiç başvurulmuyor.!.. İslam’ın görmezlikten gelinmesi yada yok sayılması, mensuplarının da yok sayılması demektir.. Cumhuriyet “halka rağmen halk için” felsefesi ile kurulduğu ve günümüze kadar işletildiği gibi “yeni anayasa” söylemiyle yapılan faaliyetlerin de aynı minvalde seyretmekte olduğu izlenimi vermektedir... 

İslam; hayatın tamamını kapsayan bir hayat nizamıdır. Mademki hayatta; toplum, devlet, siyaset, ekenomi, yargı vardır, öyle ise İslam’ın bu konuda hükümleri, çözümleri, nizamları elbetteki mevcuttur. İslam; fert ve toplumların yollarını aydınlatan, sorunlarına şifa / çözüm olan, fert ve toplumları sağlıklı bir şekilde kalkındıran tek dindir. 

Böylesi bir din Batılıların dünyasında olmayabilir. Onun için onların dini bireyin vicdanına hapsetmeleri ve sadece bir vicdan meselesi olarak görmeleri normal karşılanabilir. Fakat müslümanların evlatları olan kimi sözde aydın, okur-yazar, akademisyen, lider yada yönetici kişiler; Batılıların o “Dâllîn” / dalalet ehli olmanın şaşkınlığı içinde bocalayan, tutarsız, derme-çatma, saçma-sapan sözlerini, görüşlerini yani felsefelerini anlamak için gösterdikleri çabaları kendi dinleri olan İslam’ı anlamak için harcamış olsalar  “Es-sırat al-mustakiim”i / “dost-doğru yolu” bulmuş olacaklardır, hem kendilerine hem de bağrından geldikleri milletlerine, ümmetlerine ve hatta tüm insanlığa hayırları dokunacaktır. Onun için onlar, zihinsel eksen ve kıble kaymasından yada sapmasından kurtulup kendilerine gelmelidirler... 

Bütün dünyayı bir ahtabotun kolları gibi kuşatmış olan şeytanın dalalet yolları terk edilmelidir. “Modernizim”, “modernite” tabelaları altında sunulan; sekülarizm, laiklik, demokrasi, cumhuriyet, nasyonalizm / ulusalcılık yada ulus devlet anlayışı, özgürlükler, liberalizim, kapitalizm, sosyalizm, globalizm gibi kavram, ilke, ideoloji ve nizamları çağdaş şeytani dalalet yollarıdır. Bu yolların ehilleri yada yolcuları olan Batılıların mütefekkirleri, bu yolların çıkmaz sokaklar olduklarını, yanlış, batıl, başarısız, olduklarını itiraf etmeye başladılar. Zira “modernizmin” iflas ettiğini “postmodernizm” kavramı ve söylemi altında yazdıkları makaleler, kitaplar ile ortaya koymaktadırlar. Ancak postmodernizim onlara hidayet  sunamamaktadır. Onun için  “Üçüncü Yol Arayışları” adı altında makaleler, kitaplar yazılmakta, paneller yapılmaktadır... Bütün bu paneller, makaleler ve kitaplar Batı insanının nasıl fikren iflas ettiğini, tükendiğini, çaresizlik içinde nasıl çıkış yolu arayışı içine girdiğini yani hidayeti aradığını ortaya koymaktadır Ayrıca fiili durum da yani ekenomik, siyasi, toplumsal her alanda Avrupa ve Amerika ile ifade edilen Batının kriz nöbetleri ile nasıl çökmekte, çaresizlik içinde bocalamakta olduğunu ortaya koymaktadır..
 
O halde bu gaflet ve dalalette ısrar niye ?!. Ehlinin başarısızlığını her hali ile ilan etmekte olduğu bu kokuşmuş köhne çağdaş cahiliyye kavram, söylem, ideoloji, rejim ve sistemlere kurtarıcı simidi gibi sarılmak, çağırmak akıl işimidir?!.. Kör taklid diye işte buna denir!..
 
İslam Alemi ve özellikle Türkiye’de Batı hayranlığı illetine müptela olup da müslümanlara kanaat önderliği yapma iddiasında ve konumunda olanların gözlerini Batı aşkı kör etmiştir, akıllarını da dondurmuştur. Temenni ve tavsiye ederiz ki; öncelikle onlar bir an evvel bu akıl tutulması krizinden, kör taklidcilikten kurtulsunlar. Akıllarını başlarına alsınlar..Allah’a, Resulüne, Kitabına kulak versinler!.. Tüm müslümanlara ve hatta hidayet arayan tüm insanlığa “hayırlı ümmet”, “şahid ümmet”, “en seçkin ümmet” olmanın gereği hidayet liderleri olsunlar, şeytanın dalalet tabileri, rehberleri ve taşeronları değil.!..
 


 
 
BAZI VEHİMLERE CEVAPLAR
 
“Yeni anyasa meselesi” tartışılırken zaman zaman seslendirilen bazı vehimlere de değinmek gerekiyor:
 
1-“Anayasanın yada devletin bir dine dayandırılması toplumda ayrışmaya, kamplaşmaya ve toplumsal çatışmaya neden olur” iddiası yada vehmi... 

Bu, ilmi hakikata dayalı bir söz değildir. Batılı bazı filozofların içinde bulundukları dalalet ortamında söyledikleri ve belki kendi vakıalarına mutabık düşen bir sözdür. Zira onların dünyasında gerçek bir din yoktur. Tahrif edilmiş, içinden ruhu boşaltılmış, sadra şifa, derde derman, yollarına nur / aydınlık olmayan, adaleti gerçekleştiremeyen bir “sözde  din” için geçerli olabilir.
 
Yukarıdaki söz; dâllîn / dalalet ehli olan Batı toplumlarındaki o din aleyhtarlığı sözlerini ve fikirlerini mutlak hakikatlarmış gibi ezberleyip müslüman toplumlara da uygulamaya çalışan zavallı kör taklidci ve ezbercilerin sözüdür..
 
İslam herhangi bir din değildir, Allah katında gerçek tek dindir. İslam’ın cahili olanların İslam hakkındaki o seviyesiz söz ve söylemlerinin hiçbir saygınlığı yoktur. Zira Allah’a, dinine ve o dinin samimi mensuplarına saygı göstermeyenler saygıyı haketmezler..
 
İslam’ın dışında hiç bir sistem ve ideoloji, müslümanlar arasında birliği sağlayamaz. Zira İslam, mensuplarının kalpleri arasındaki ülfet köprüsü olan “Allah’ın nimeti”dir. Nitekim bunu Allahu Teala aşağıda zikredilen (Aliİmran:103)’de bize bildirmiş ve emretmiştir.
 
Allahu Teala’nın bu emri hayata geçmiştir. Müslümanların kahir ekseriyeti ayrı ırk, kavim, dil ve mekanlara rağmen “İslam kimliğinde” yani “müslümanlık kimliğinde” “Kelimei Tevhid” bayrağı ve sancağı altında “bir tek halife”nin yönetiminde  tek bir ümmet olarak birleşmişlerdir. Bu birlik asırlardır devam etmiştir. Bu birlik şemsiyesinin altında başka dinden insanlar da huzur içinde yaşamışlardır. Ne zaman ki müslümanlar fert, toplum ve devlet olarak Allahu Teala’nın bu yüce nimetinin kadri kıymetini bilmediler, yani İslam’ı hayatlarından uzaklaştırılmasına tepkisiz kaldılar. İşte o zaman birlikleri de, ülkeleri de param parça olmuştur. 

Ulaşım ve iletişim imkanlarının çok zor, sınırlı olduğu o günlerde milyonlarca km2lik bir coğrafyada, onlarca farklı dil, kavim, coğrafi farklılıklara rağmen insanları asırlarca bir arada tutabilen İslam mı toplumu ayrıştıracak.?!. 

Var olan birliği parçaladığı gibi her parçanın daha da küçük parçalara ayırılmasına sebep olan; fitne, fesad, bölücülük virusu ve odağı konumunda olan laiklik, demokrasi, cumhuriyet ve ulus devlet anlayışları mı birlik sağlayacak.?!. Hiç akletmiyorlar mı.?!..
 
İşte o laiklik, demokrasi, cumhuriyet, ulusalcılık virüsleri yüzünden düne nispeten ufak bir çoğrafyada az bir toplulukta dahi birlik sağlanamamaktadır, hatta toplumsal iç çatışma denilen cehennemi çukurun tam kenarına gelinmiştir. Bu cehennem çukuruna yani toplumsal iç çatışmaya düşmekten kim ne ile kurtarabilir.?!.. Ne mal mülk, ne zenginlik, ne de vatandaşlık kimliği... Sadece sadece onların ortak paydası olan İslam kimliği ve sistemi, onları tekrar dost ve kardeş yapabilir.!. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
 





وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِى الاَرْضِ جَميعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ
 





“Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal:63)
 





يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه ولا تَمُوتُنَّ اِلا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ 

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَميعًا ولا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه  لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
 





“Ey iman edenler; Allah&#039;a karşı gerçekten muttaki olun (Allah’ın dinine bağlanmakta gerçekten samimi ve titiz olun) ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din, kimlik ve tutum üzerinde) ölmeyin.
 
Allah&#039;ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah&#039;ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O&#039;nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” 

(Ali İmran:102-103)
 


 
 
Ana unsurları müslüman olan bir toplumda birlik beraberlik, kardeşlik tesis etmeyi istemekte samimi olanlar, her şeyin en iyisini bilen her şeyin yaratıcısı Allahu Teala’nın şifa dolu hitaplarına kulak verirler ve onun gereğini yaparlar... Kısaca İslam, müslümanları ayrıştırmaz, bilakis birleştiren yegane sistemdir...
 


 
 
2-“İslam’ı, anayasa yada devletin esası yapmak o toplumdaki gayri müslim unsurların itirazına ve haklarının zayi olmasına sebep olur”     iddiası yada vehmi.. 

Bir toplumda herkesi, bütün unsurları bir konuda ikna etmek yada tatmin etmek mümkün değildir. Toplumdaki ana unsurlar müslümanlar ise elbetteki o toplumda İslam hakim olacaktır. İslam’ın bu hakimiyetinden gayri müslim unsurların rahatsızlıkları onların güvenlikleri açısından ise, haklıdırlar. Onlara zimmet ahkamı çerçevesinde can, mal, ırz ve dinleri hususunda baskı görmeyeceklerine dair güvence verilir. Zimmet ahkamına aykırı bir şekilde bu güvenceyi bozarak onlara saldıran kim olursa olsun şiddetli bir şekilde cezalandırılır. İslam’ın bu güvencesi sözde yada yazılı metinlerde kalmamıştır. Hayata geçmiştir ve asırlardır uygulanmıştır. İşte buna da tarihi hakikatlar şahiddir. İslam’ın asırlardır hakim olduğu bölgelerde Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Ortadoğu, Kuzey ve Orta Afrika, Kafkaslar, Orta Asya bölgelerinde gayri müslim unsurlar varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Aksi durum olsaydı yani Endülüste  müslümanlara yapılan soykırım onlara uygulansaydı, bu bölgelerde hiçbir Hırıstiyan, Süryani, Ermeni, Yahudi vb kalmaması gerekirdi. Öyle olmadığı günümüzde açıkca görülmektedir. Zira gayri müslim unsurlar  oralarda varlıklarını halen sürdürmektedirler. Bu da İslam’ın ve İslam Devletinin gayri müslimlere soykırımı yada dinlerinden zorla döndürme faaliyetlerinin olmadığının en somut delilidir. Öyle ise bu gün İslam’ın hakim olması durumunda bu kaygıya hiç gerek yoktur...
 
Gayri müslim unsurlar, bunun dışında heva heveslerince yaşam anlayışlarına İslam’ın izin vermemesine itiraz ediyorlar ise, bu itirazlarında haksızdırlar. Onlara gönüllerince yaşayacakları başka yerlere gitmelerine izin verilir. Toplumun bir azınlığın heva hevesine mahkum olmasına izin verilmez.!.. Toplumda çoğunluğun heva hevesine de mahkum olunmaz.!.Zira heva hevesin hakim olduğu yerde fitne, fesad ve kirlilik hakim olur, huzur ve asayiş değil.! 

Nitekim Allahu Teala azınlığın da çoğunluğun da heva hevesine tabi olmayı kesinlikle şöyle yasaklamıştır:
 





يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الارْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
 





“Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, hevaya / istek ve tutkulara uyma, sonra seni Allah&#039;ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah&#039;ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır.” (Sâd:26)
 





ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِّنَ الاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ
 





“Daha sonra seni, iş ve yönetimde bir şerîat / bir yol, yöntem üzerine koyduk. Artık ona uy! Bilmeyenlerin hevası / keyifleri ardınca gitme!” (Casiye:18)
 





وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا
 





“..Kalbini zikrimizden / (Kur’an ve Sünnetten) gaflete düşürdüğümüz, kendi &#039;istek ve hevasına / tutkularına uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.” (Kehf:28)
 





وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ
 





“Aralarında Allah&#039;ın indirdiğiyle hükmet / yönet ve onların hevalarına uyma. Allah&#039;ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmasınlar diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır.” (Maide:49)
 





وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
 





“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: &quot;Şüphesiz doğru yol, Allah&#039;ın (gösterdiği) yoludur.&quot; Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah&#039;tan ne bir veli / dost vardır ne de bir nusret / yardımcı.” (Bakara:120)
 





وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالارْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ
 



“Eğer hak onların hevalarına / keyiflerine uysaydı, gökler de yer de bunların içindekiler de kesinlikle fesada uğrardı. Hayır, biz onlara zikirlerini / Kur&#039;anlarını getirdik ama onlar zikirlerinden / Kur&#039;anlarından yüz çeviriyorlar.” (Mu’minûn:71)
 





İşte günümüzde bütün yeryüzü, gökyüzü o heva-heveslere tabi olmanın sıkıntısını çekiyor. Zira toprak, su, hava, gıda hep ifsad oldu, bozuldu, kirlendi. Toplumlar da kirlendi ve kokuştu. İşte bu fitne, fesad ve kirlilikren ve kokuşmuşluktan  arınmanın tek yolu tekrar Hak’tan gelen Hakka yani İslam’a tabi olmaktır, heva-heveslere değil.!..
 


 
 
3-“İslam’ın anayasanın yada devletin esası olmasına küresel süper güçler ve devletler izin vermezler. Bizi dünya sisteminin dışına iterler. Onlara ters düşmemek ve onların düşmanlığına maruz kalmamak için ‘İslami devlet’, ‘İslami anayasa’ ve ‘İslami kimlik’ sevdasından vazgeçmeliyiz yada seslendirmemeliyiz. Akıllı davranmalı ve reel politiği gözardı etmemeliyiz. Aksi halde dünyadaki egemen küresel güçler, süper devletler bize düşman olurlar ve bizi yok ederler..”     vehmi ve iddiası…
 
Bu, zihinsel köleliğin tezahürü zavallı bir ruh halidir. Dünyadaki  “küresel güç”, “süper güç” olarak vasfedilen o sömürgeci, despot, taguti  ve şeytani hegemon güçlere teslimiyetin bir başka ifade ile kulluğun, köleliğin, kimliksizliğin, kişiliksizliğin, acziyetin, mağlubiyetin ve zilletin tezahürüdür.!. Bu zihniyetin hiçbir saygınlığı yoktur. 

O “küresel süper güçler yada devletler” günümüzün  “yedi düvelidir.”  Bu zihniyete göre; dün o zamanın süper gücü sayılan azgın, sömürgeci kafir “yedi düvele” karşı Allah için, İslami kimlik için, Allah’ın dininin hakimiyeti için, namus için İslam topraklarının korunması için bütün imkansızlıklara rağmen cihad eden, kahramanca mücadele eden müslüman ecdadımızın yaptığı akılsızlık mıdır.?!.. Hayır, hayır! Akılsızlık o değildir.!..
 
Asıl akılsızlık; o “yedi düvelin” istekleri doğrultusunda “ınkılaplar” yada “devrimler” adına Allah’ın Şeriatına savaş açmak, İslam kimliğine, İslam’ın bütün değerlerine savaş açmaktır… Bugün de o “küresel güçlere”, “süper devletlere” yaranmak için İslam’ın hakim olmasını engellemek uğruna “laiklik ve demokrasi” adına şövalyelik yapmaktır. Onlara yaranmak için toplumu tamamen Batılı kriterler doğrultusunda dönüştürme projelerini uygulamaktır, asıl akılsızlık.!..
 
Asıl akılsızlık; Hizbuşşeytan olan, insanlık ve müslümanlık düşmanı, yeryüzünü ifsad eden, sömürü için savaşlar çıkartan, milyonlarca insanı katleden, gıdayı, suyu, toprağı, havayı kirleten azgın, arsız, açgözlü, gözüdönmüş o “çağdaş ileri demokrasinin beşiği “ ve “süper güçler” olarak isimlendirilen tağutların, zalimlerin, mücrimlerin yanında izzet, kuvvet aramaktır.. Onları “veli” edinmektir. Kurtlar sofrasında yer edinmeye çalışmaktır.!. Allah’ın güç ve vaadine değil de onlara güvenmektir.!. Allah’ın şu ikazlarına kulak vermemektir:
 





الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ العِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا
 





“Onlar, mü&#039;minleri bırakıp kafirleri veliler / dost ve yardımcılar edinirler. İzzeti / kuvvet ve onuru onların yanında mı arıyorlar?!. Şüphesiz, bütün izzet / kuvvet ve onur Allah&#039;ındır.” (Nisa:139)
 





يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ
 





“Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler/ dost ve yardımcılar edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah&#039;a inandığınız için Resulü de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp çıkarmışlardır.” (Mümtehine:1)
 





يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ 

هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ 

إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
 





“Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan (kafirlerden) hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.
 
Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında &quot;inandık&quot; derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kin ve öfkenizle geberin.!’ Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
 
Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı muttaki olursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.” (Ali İmran:118-120)
 





يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ 

فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ فَعَسَى اللّهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ 

وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُواْ أَهَؤُلاء الَّذِينَ أَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ إِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَأَصْبَحُواْ خَاسِرِينَ
 





“Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları veliler / dost ve yardımcılar edinmeyin; onlar birbirlerinin velisidirler. Sizden onları kim veli edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.
 
Kalblerinde hastalık olanların; bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz, diyerek onlara koşuştuklarını görürsün. Olur ki, Allah, fetih verir veya katından bir emir getirir de onlar, içlerinde gizlediklerinden dolayı pişman olurlar.
 
İman edenler: ‘Sizinle beraber olduklarına dair, Allah&#039;a bütün güçleriyle yemin edenler bunlar mı?’ derler. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve kaybedenlerden olmuşlardır.” (Maide:51-53)
 


Bu ayeti kerimelerde Allahu Teala açıkca şu hususlara dikkat çekerek ikazda bulunmaktadır:
 
--İzzetin kafirler yanında olmadığını,
 
--Kafirlere güvenilemeyeceğini,
 
--Allah’ın gönderdiği İslam’ı inkar edenlerin gerçekte Allah’a ve mü’minlere karşı kin dolu düşmanlar oldukları,
 
--Kafirlerin hiçbir zaman mü’minlerin iyiliğini istemedikleri, kötü hallerinden de sevinç duydukları,
 
--Kafirlere sevgi beslemenin Allaha ve Kitabına iman etmek iddiası ile bağdaşmadığı,
 
--Onların hile ve tuzaklarının zarar vermesinden korunmanın yolunun; onların arasına koşmak değil de muttaki olmak yani Allah’a tam güvenerek dinine tam teslim olmakta ısrarlı ve sabırlı olmak olduğu,
 
--Yahudi ve Hristiyanların  mü’minlere kesinlikle velayetlerinin olamayacağı, onları veli edinmenin hidayetten uzaklaşmak olduğu,
 
--Onların şerrinden korunmak için onların arasına koşmanın nifak alameti olduğu,
 


Şu halde ‘“küresel güçler”, “süper devletler” müsaade etmezler ve bizi yok ederler’  gerekçesi ile yeni anayasanın İslam esasına dayandırmaktan kaçınmak; bir aşağılık kompleksidir, iman etmekle de akletmekle de bağdaşmaz… Zira akletmek de iman etmek de Allahu Teala’nın şu hitaplarına kulak verip gereğini yapmaktır:
 





الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 

فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ 

إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ 

“Onlar ki: Bir takım kimseler kendilerine; ‘insanlar sizin için kuvvetlerini topladılar onlardan korkun’ dedikleri zaman, bu haber onların imanını artırır da, ‘Allah bize kafidir, O ne güzel vekildir’, derler.
 
Böylece  kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah&#039;tan bir nimet ve lütufla geri döndüler. Allah&#039;ın rızasını gözetmişlerdi. Büyük lütfun sahibi Allah&#039;tır.
 
O şeytân sizi kendi dostlarından korkutuyor, eğer mü’min iseniz, onlardan korkmayın, benden korkun!” (Ali İmran:173-175)
 





يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ 

وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَّهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ 

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ 

يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا 

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ 

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.
 
O inkârcılara gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarır.
 
Bunun sebebi, Allah&#039;ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah ta onların amellerini boşa çıkarmıştır.
 
Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır.
 
Bu, Allah’ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır.” (Muhammed:7-11)
 





إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ 

“Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Ali İmran:160)
 


Bütün dünyada ekenomik, siyasi, sosyal krizlerin yoğunlaştığı, genel olarak İslam aleminde ve özelde Türkiye’de “değişim” söylemlerinin ve rüzgarlarının estiği şu günlerde bütün halkı müslüman ülkeler bir dönüm noktasındadırlar. Zira madem ki bir değişimin gereğini fark etmişler o halde “yeni anayasa”  belirleme meselesinde akıllarını başlarına alıp Allah’a ve Resulüne kulak vermeliler, Avrupa ve Amerika şeytanlarına değil.!.. Allahu Teala’nın hitabına kulak vermeyenler akletmiş olamazlar.!.. Nitekim Allahu Teala aklederek gerçeği görenlere şöyle buyuruyor:
 





اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ 

“Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan / gerçeği görebilen bir topluluk için hükmü Allah&#039;tan daha güzel olan kimdir?..”  (Maide:50)
 


 
 
 
 
NOT: 

Bu yazının ekinde; İslami bakış açısı ile, İslam’ın usul ve yöntemine / referanslarına dayanarak da görüş ve önerilerde bulunulabileceğini göstermek adına, örnek olsun ve tartışılsın diye, bir İslami parti tarafından hazırlanmış “İslami bir Anayasa Tasarısını” ve “Bu anayasa tasarısının gerekcesini” okuyucuların dikkatlerine sunuyoruz. Bundan maksat; her halükarda bu anayasa tasarısını savunmak değil, fakat özellikle müslüman kamuoyunun İslami usul çerçevesinde tartışması ve daha akıcı, sade işlevsel ve isabetli İslami anayasa tasarılarının ortaya konmasını temenni etmektir.
 




EK: 

-İslami bir Anayasa Tasarısı (Tıklayınız)
 
-Bu Anayasa Tasarısının Gerekcesi (Tıklayınız) 

-İslami İktisad Nizamı, 

Takıyuddin en-Nebhani, Köklü Değişim Yayınları
 


-İslam’ın İktisadi Siyaseti, 

Abdurrahman el-Maliki, Köklü Değişim Yayınları 





 
 
AHMED KILICKAYA
 
www.islamiyontem.net</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ANAYASA MESELESİNE</p>
<p>İSLAMİ ÇÖZÜM</p>
<p>İSLAMİ ANAYASA TASARISI</p>
<p>VE </p>
<p>GEREKCESİ</p>
<p>Bugünlerde hem Ortadoğudaki Mısır, Tunus, Libya gibi halkı müslüman ülkelerde hem de Türkiye’de değişim, dönüşüm rüzgarları ile birlikte “yeni bir anayasa yapmak meselesi” gündemdedir. Topyekün yeni bir anayasa yapmak veya benimsemek aslında o ülkedeki rejimin değişmesi, paradigmanın değişmesi, egemenliğin merkezinin ve egemen güçlerin değişmesi demektir. Fakat burada bazı istifhamlar var:</p>
<p>&#8211;Bu “yeni anayasa” söylemini gündeme taşıyanlar gerçekten bunu yapacaklar mı?..</p>
<p>&#8211;“Yenilik” ve “değişim” vaadlerinde ne kadar samimidirler?&#8230;</p>
<p>&#8211;Bu söylemlerinde gerçekten “köklü bir değişimi” mi yoksa ambalaj yada makyaj değişikliğini mi kastediyorlar?.. </p>
<p>&#8211;Kökleri toplumun derinliklerinde olan ve genel hüsnü kabul gören bir anayasa yapmayı başarabilecekler mi?..</p>
<p>Bu istifhamların gölgesinde bir sorun olarak algılanan “yeni anayasa belirleme” çalışmalarına bu  yazımızla İslami bir bakış açısı ve çözüm sunmaya çalışacağız inşaallah.  Tevfik Allah’tandır.</p>
<p>ANAYASANIN MİSYONU</p>
<p>Bilindiği gibi anayasa günümüzde toplumsal ve siyasal organizasyonun bir nevi zorunlu klavuzu olarak algılanmaktadır. Zira anayasa; bir toplumdaki siyasi baskın örgüt olan devletin, toplumu yönetirken kullandığı rejimi, sistemi, ideolojiyi belirler. Bunu yaparken de; -egemenliğin, -sulta / otorite sahibinin, </p>
<p>-yönetim şeklinin ve sisteminin ne olduğunu, -yöneticilerin ve yönetilenlerin temel hak, yetki ve sorumluluklarının ne olduğunu, -yöneticilerin yönetime gelme ve yönetimden ayrılma şartlarının ve yönteminin ne olduğunu    belirler.</p>
<p>Bununla güdülen gaye; toplumda yönetici ile yönetilenler arasında ihtilafların çıktığında anayasa kendisine başvurulan nihai merci olsun ki bir siyasi istikrar ve barış ortamı sağlansın. Yani toplumsal barış, huzur, istikrar, adalet ve güvenlik temin edilsin. </p>
<p>Ancak bir anayasanın bu iyi niyetli gayeyi gerçekleştirebilmesi için o toplumun ana unsuru olan topluluklarının içinde derinliğine köklerinin olması gerekir.. O anayasanın ruhu diye bilinen temel düşüncesinin, felsefesinin, referansının, kaynağının, temel ölçülerinin, hakimiyet / egemenlik anlayışının o toplumun ana unsurları tarafından içtenlikle benimsenmesi gerekir. Yani o topluma yabancı olmaması gerekir. Bu şu demek değildir; “Bir şekilde bir anayasa belirlenir ve o toplumun onayına sunulur, yapılan referandumla o anayasa toplumun çoğunluğu tarafından “kabul” yada “evet” oyu alırsa, o anayasa o toplum tarafından benimsenmiş ve o topluma malolmuş sayılır.”  Bu anlayış doğru değildir. Yüzeysel ve kandırmaca bir anlayıştır. Toplum ve siyaset gerçekliği ile bağdaşmaz. Zira öylesi bir anayasa şimdiki anayasalar gibi toplumdaki güvensizliğin, adaletsizliğin, istikrarsızlığın, huzursuzluğun, sorunların ana kaynağı olduğu gibi zaman ve fırsatların da heder olmasına sebep olur..</p>
<p>ANAYASANIN KÖKLERİ</p>
<p>Bir anayasanın bir toplumda derinliğine köklerinin olabilmesi, o toplumun ana unsurları tarafından içtenlikle kabul görmesi ve benimsenebilmesi için; anayasaların üzerine kuruldukları şu temel kavramlara ve ilkelere bakmamız gerekir:</p>
<p>&#8211;Hakimiyet / egemenlik,</p>
<p>&#8211;Sulta / otorite,</p>
<p>&#8211;İdeoloji yada rejim,</p>
<p>İşte bu kavramlar bir anayasanın kökleridir. Bunları şu şekilde izah etmek mümkündür:</p>
<p>1&#8211;Hakimiyet / egemenlik:</p>
<p>Hakim olma halidir. Bir ülke ve toplum üzerinde “hakim iradeye” “hakimiyet” denir. Yani bütün iradelerden / arzu ve isteklerden üstün iradeye, bütün irade sahiplerinin karşısında boyun büktüğü iradeye “hakimiyet” denir.</p>
<p>Hakimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda merci konumundadır. Yani kendisine müracaat edilen, dönülen, başvurulan en üstün makam sahibidir.</p>
<p>Hakimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda kendisine kayıtsız şartsız / koşulsuz boyun büküldüğü, itiraz edilmediği makam sahibidir.</p>
<p>Hakimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda bütün kanunların, hükümlerin, ölçülerin kendisine dayandığı, kendisinden alındığı, kendisini delil / referans edindiği meşruiyet kaynağıdır. </p>
<p>Görüldüğü gibi “hakimiyet” herhangi bir anayasanın temel kavramıdır. Hem anayasanın kendisinin hem de onun çerçevesinde oluşacak rejim, kanun ve hükümlerin meşruiyet kaynağıdır. Bir toplumun ana unsurlarında “hakimiyet” konusunda bir mutabakat oluşmamış ise, o anayasanın o toplumda kökü yok demektir. O toplum tarafından içtenlikle benimsenmez.!.. O toplumda adalet ve istikrar sağlanamaz. Zira her siyasi, hukuki ve toplumsal kararda meşruiyet sorunu yaşanır..</p>
<p>“Hakimiyet” konusu en önemli konudur, temel sorundur. Hiçbir yasaklama, sınırlama ve devlet gücü kullanılarak saptırma yapmaksızın, baskı, tehdit, şiddet kullanmaksızın bu sorunun üzerinde doğruyu, hakikatı bulmak maksadı ile şeffaf bir şekilde tartışılmalıdır. Bu mesele, toplumun ana unsurları tarafından anlaşılmadan ve üzerinde bir mutabakat sağlanmadan yapılacak bütün işler, çalışmalar “dostlar alışverişte görsün” kabilinden bir saptırma, yanıltma yada abes ile iştigal olacaktır.. “Yeni anayasa” söylemi ile yola çıkanların bu gerçeği gözardı etmeleri, saptırmaları samimiyet, dürüstlük ve şeffaflık ile bağdaşmaz. </p>
<p>2&#8211;Sulta / otorite:</p>
<p>Yani yönetme yetkisi kime ait olacak ve yöneticiler nasıl belirlenecek meselesi. Sulta’nın / otoritenin yani yönetme yetkisinin kime ait olduğunu da “hakimiyet sahibi” belirler. Yada “hakimiyet” anlayışı doğrultusunda belirlenir. Dolayısı ile “hakimiyet” meselesi halladilmeden, netliğe kavuşmadan “sulta” meselesi sağlıklı bir şekilde halledilemez ve daima meşruiyet sorunu yaşanır.</p>
<p>3&#8211;Rejim ve ideoloji:</p>
<p>Anayasa, kendisine dayandığı “hakimiyet” anlayışına göre bir rejim ve ideoloji belirler. Rejimi ve ideolojisi olmayan bir anayasa ruhsuz bir anayasadır. Dolayısı ile işlevsiz yazılı metinler olarak kalmaya mahkum olur. Zira;</p>
<p>Rejim; yönetim ve idarede tutulan yol, takip edilen usuldür. Yani devletin yönetim şekli ve tarzıdır. </p>
<p>İdeoloji ise; kendi içinde fikir / temel düşünce, çözümler ve usül / yöntem bütünlüğü olan siyasi, iktisadi ve toplumsal sistemdir.</p>
<p>Benimsediği rejim ve ideoloji ile anayasa; devletin o toplumda uygulayacağı;</p>
<p>-yönetim şeklini ve sistemini,</p>
<p>-eğitim siyaseti ve sistemini,</p>
<p>-iktisadi / ekenomik siyasetin ilke ve sistemini,</p>
<p>-kadın erkek ilişkilerinin tanzimini,</p>
<p>-yargı sisteminin usul ve çerçevesini,</p>
<p>-dış siyaset ilkelerini ve çerçevesini,</p>
<p>-toplumdaki çeşitli inanç gruplarının temel hak ve hukukunu    belirler.</p>
<p>Mademki “anayasanın” realitesi / gerçekliği budur. O halde şimdi ana unsurları müslüman olan bir toplumda kökleri olan ve hüsnü kabul bulan bir anayasanın nasıl olması gerektiğini köklerine bakarak Türkiyedeki toplum örneğinde inceleyelim:</p>
<p>İSLAMİ BİR ANAYASANIN KÖKLERİ</p>
<p>İslam’da asıl olan; ne yasadır ne de anayasadır. Asıl olan; mü’minlerin hayatlarının tüm alanlarında şeri hükümlere göre yaşamalarıdır. Bu husus; yasa yada anayasa olmaksızın gerçekleşiyor ise maksat hasıl olmuştur. Ancak; </p>
<p>-Şeri hadlerin uygulanması, </p>
<p>-Şeriat’ın egemenliğinin korunması ve aleme yayılması, </p>
<p>-ümmetin vahdetinin gerçekleşmesi ve korunması, </p>
<p>-fitne ve fesadın önlenmesi, </p>
<p>-herkesin kamu mülkiyetinden adil bir şekilde yararlanabilmesi </p>
<p>gibi nedenlerden dolayı hepsinin şeri hükümlerden oluşması şartı ile yasalar ve anayasa benimsenmesi de zorunlu olabilir. Günümüzde ise; çağdaş cahiliyye tortularından tamamen arınmış tam bir İslami Toplum inşa olasıya kadar İslam’ın iktidar imkanı bulduğu toplumda İslami bir Anayasanın olması kaçınılmazdır. İslami bir anayasanın kökleri ise şöyledir:</p>
<p>1&#8212;Hakimiyet / egemenlik konusu:</p>
<p>Türkiye coğrafyasında yaşayan toplumun ana unsurları Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar, Araplardan oluşmaktadır. Bunların kahir ekseriyeti ise müslümanlardır. Onun için bir anayasanın bu toplumdaki  köklerinin bu müslüman unsurlarda aranması gerekir. Müslümanların temel düşüncelerini, değerlerini, hassasiyetlerini, genel kabullerini ve redlerini İslam Dini belirler. İslamsız müslümanlık olmadığına göre, İslam’ın akidesi ve Şeriatını, “zaruriyeti diniye”  olarak bilinen olmazsa olmazlarını, değerlerini, ölçülerini yani farz-vacib, mendub, mübah, mekruh ve haram olarak bilinen şeri hükümlerini dikkate almaksızın yapılan bir anayasa o toplumda köksüz kalacaktır ve hüsnü kabul görmeyecektir..</p>
<p>Bu toplumun ana unsurları olan müslümanlara göre; egemenlik Şeriata aittir.</p>
<p>Nitekim bu hakikat onların dillerine dahi yerleşmiştir. Şöyleki; </p>
<p>-“Şeriatın kestiği parmak acımaz”,</p>
<p>-“Şeriatın hükmü karşısında boynum kıldan incedir”,</p>
<p>-“Baş başa, baş da Şeriata bağlıdır”.</p>
<p>Şeriat ise şu anlamlara gelmektedir;</p>
<p>-Allah’ın kulları için gönderdiği din,</p>
<p>-İlahi kanun, dinin ameli / uygulama ile ilgili hükümlerin bütünü,</p>
<p>-Dinin dünya ile ilgili hükümlerinin tamamı,</p>
<p>-İslamiyetin kitap halindeki kanunu, Kur’an-ı Kerim,</p>
<p>-Ayet ve hadislere dayanan İslam kanunu, İslam hukuku,</p>
<p>Şeriatın bu anlama geldiğini bilen hiç bir müslüman, “ben müslümanım amma Şeriatı kabul etmem” diyemez. Böylesi bir söz ancak cehalet ürünüdür. Zira İslamsız müslümanlık olamıyacağı gibi, Şeriatsız İslam da olamaz..</p>
<p>Yukarıda zikredilen  -“Şeriatın kestiği parmak acımaz” -“Şeriatın hükmü karşısında boynum kıldan incedir”  gibi sözler şu ayeti kerimelerin manasını veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p>فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا </p>
<p>“Dikkat edin! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni  (getirdiğin Şeriatı) hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa:65)</p>
<p>إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ </p>
<p>`</p>
<p>“Aralarında hüküm vermesi için Allah&#8217;a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak &#8220;İşittik ve itaat ettik&#8221; demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur:51)</p>
<p>إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ </p>
<p>“Hüküm / hakimiyet, yalnızca Allah&#8217;ındır. O, Kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf:40)</p>
<p>Daha başka bir çok ayet ve hadisle birlikte özellikle bu ayeti kerimeler; </p>
<p>&#8211;“hakimiyetin sadece Allah’a ait olduğunu”, bunun da ancak Allahu Teala’nın kulları için gönderdiği Şeriatta temsil edildiğini, </p>
<p>&#8211;Hakimiyetin Allah’ın Şeriatına ait olduğunu benimsemenin Allah’a iman etmiş olmanın olmazsa olmazı olduğunu     açıkca ortaya koymaktadır.</p>
<p>Onun için “hakimiyet” meselesi, usuluddindendir, yani dinin esaslarındandır. İman meselesidir. Öyle sanıldığı gibi teknik yada tali / detay bir mesele değildir. Aynı zamanda usululfıkhın yani fıkıh usulünün de esasıdır. “Hakim” yani hüküm / hakimiyet sahibinin Allahu Teala olduğu gerçeği fıkıh usulünün de esasıdır. Dolayısı ile bütün hükümler ona dayanmak zorundadır.. Onun için ona dayanan hükümlerde ve kanunlarda meşruiyet sorunu olmaz. Ona dayanmayan hükümler, ma’siyettir / yani Allah’a isyandır. Ma’siyette ise kula itaat yoktur. Nitekim bu hakikat da “Baş başa bağlıdır, baş da Şeriata bağlıdır” sözü  ile veciz şekilde ifade edilmiştir. Yani bütün iradeler  üstünde hakim / egemen irade Şeriattır. Bu da şu ayeti kerime ve hadisi şerifin manasını ortaya koymaktadır:</p>
<p>يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً</p>
<p>“Ey iman edenler, Allah&#8217;a itaat edin; Resule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine / yöneticilere de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah&#8217;a ve Resulüne döndürün. Şayet Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa:59)</p>
<p>لاَ طَاعَةَ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ، إِنَّمَا الطَّاعَةُ فِي الْمَعْرُوفِ</p>
<p>“Allah’a isyanda itaat yoktur. Sadece ma’rufda itaat vardır.” (Buhari, Müslim) </p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki; bu toplumun ana unsurlarına baskı, tehdit, şiddet, yasak, demogoji, saptırmalar olmaksızın açık, seçik, anlaşılır bir şekilde sorulduğunda Şeriatın hakimiyetinde / egemenliğinde nasıl mutabık kaldıkları görülür. Yani hiç bir müslüman toplumda Şeriatın egemenliği sorun olmaz, içtenlikle benimsenir, hüsnü kabul görür. Bu hususta herkes müsterih olsun.!..</p>
<p>2&#8212;Sulta / Otorite konusu:</p>
<p>İslam’a göre, sulta / otorite yani yönetme yetkisi ümmete aittir. Ümmet bu yetkisini biat ahkamı çerçevesinde nasbedeceği Allah’ın indirdikleri ile yönetecek bir halifeye devreder. Bu hakikat da Allahu Teala’nın hükümlerinin uygulanması ile ilgili hitaplarının  &#8230;. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ “Ey İman edenler!&#8230;” şeklinde ümmete hitaben gelmiş olmasından ve Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin hilafet ve biat ile ilgili hadisi şeriflerinden alınmıştır. Burada ayrıntılara inmeye gerek yok. Bu konuda hadis ve fıkıh kitaplarında yeterince ayrıntı bilgi mevcuttur.</p>
<p>Dolayısı ile sulta / otoritenin yani yönetme yetkisinin ümmete ait olduğunu hakimiyet sahibi belirlemiştir. Bunun hayata nasıl geçeceğini de yine hakimiyet sahibi belirlemiştir. O da Raşidi Hilafet sistemidir.</p>
<p>Bu konuda da ana unsurları müslümanlar olan bir toplumda sorun olmaz..</p>
<p>3&#8212;Rejim ve ideoloji konusu:</p>
<p>Ana unsurları müslümanlar olan bir toplumda ancak İslam’ın şu sistemleri uygulandığında toplumda barış, adalet, istikrar, huzur ve sağlıklı kalkınma sağlanabilir:</p>
<p>&#8211;İslam’ın yönetim şekli ve sistemi olan Hilafet,</p>
<p>&#8211;İslam’ın eğitim sistemi ve siyaseti,</p>
<p>&#8211;İslam’ın yargı sisteminin usul ve çerçevesi </p>
<p>ki bu adaleti yargıda en iyi şekilde dağıtacak tek sistemdir. </p>
<p>&#8211;İslam’ın iktisadi siyaseti ve sistemi,</p>
<p>İslam’ın iktisadi sistemi kendisine özgün bir sistemdir. Mülkün / yeryüzü servetinin insanlar arasında adil bir şekilde dağılımını sağlayacak ve fakirlik sorununu çözebilecek tek doğru sistemdir. </p>
<p>İslam’ın iktisad sisteminde günümüzde bütün insanlığın başına bela olarak musallat olmuş sömürü ve zulüm sistemi olan Kapitalizmin şu temel kurumları ve kuramlarına yer yoktur:</p>
<p>&#8212;Faiz sistemi,</p>
<p>&#8212;Borsa sistemi,</p>
<p>&#8212;Vergi ve sigorta sistemi,</p>
<p>&#8212;Nisbi / göreceli para sistemi,</p>
<p>&#8212;Mülkiyet özgürlüğü anlayışı,</p>
<p>İslam’a göre Malikül Mülk / mülkün gerçek sahibi  Alemlerin yaratıcısı Allahu Teala’dır. İnsanlar mülkde ancak Allahu Teala’nın izin verdiği yollarla mülk edinebilirler ve Allahu Teala’nın izin verdiği şekilde mülkte tasarrufta bulunabilirler. Dolayısı ile mülkiyette esas olan “özgürlük” değil Allah’ın iznidir yani şeri hükümdür. İslam’a göre mülkiyet tasnifi de kendisine özgündür, şöyleki;</p>
<p>&#8212;-Kamu mülkiyeti;  yeraltı ve yerüstü madenleri, yeraltı ve yerüstü akarsuları, göller ve denizler, petrol ve gaz gibi enerji kaynakları, bunları işleten işletmeler, bütün türleri ile yollar, ormanlar ve meralar gibi tabiatı gereği herkesin yararlanma hakkının olduğu mülklerdir, statüsü değiştirilemez.</p>
<p>&#8212;-Devlet mülkiyeti; bazı vergiler, haraç, cizye gibi tasarrufu halifenin görüş ve içtihadına terk edilmiş mülk,</p>
<p>&#8212;-Özel mülkiyet; zikredilen iki mülkiyet türünün dışında meşru yollarla elde edilen mülk, </p>
<p>Ayrıntı bilgi ekteki “İslami Anayasa Tasarısının Gerekcesi” adlı kitapta, ayrıca “İslam’da İktisad Nizamı” adlı kitapta mevcuttur.</p>
<p>&#8211;Kadın-erkek ilişkilerini; </p>
<p>insani değerleri muhafaza ederek adil bir şekilde tanzim edebilmek beşerin fevkinde bir iş olduğunu günümüzdeki manzara ortaya koymaktadır. Bunu da en doğru ve adil şekilde tanzim eden ancak İslam’dır. Ayrıntı bilgi de ekte mevcuttur.</p>
<p>&#8211;Toplumda mevcut çeşitli inanç gruplarının hak ve hukukunu da “zimmet ahkamı” ile ancak  İslam garanti altına almıştır ve bunu gerçekleştirmiştir. Bunun delili tarihi hakikatlardır. Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Ortadoğu, Kuzey ve Orta Afrika, Kafkaslar, Orta Asya bölgelerinde gayri müslim unsurlar hayatlarında ancak İslam’ın hakim olduğu dönemlerde can, mal ve ırz güvenliği içinde kalabilmişlerdir. İslam’ın hakimiyetinin son bulması ile çağdaş tağuti zulüm ve zulümat kara kâbus gibi hem müslümanların başına hem de o gayri müslimlerin başına çökmüştür. O bölgelerin hiç bir yerinde huzur, asayiş, güvenlik hiç kimse için kalmamıştır&#8230;</p>
<p>&#8211;Dış siyaset ilkeleri ve çerçevesi de İslam ahkamına göre belirlenir. Bu dış siyaset, ümmete tekar “diğer insanlar için şıkartılmış hayırlı ümmet”, “marufu emreden, münkerden nehyeden, hayra / hidayete davet eden vasat / en seçkin lider ümmet” “şahid ümmet” kılar.. Bu liderlik; sömürü ve despotluk liderliği değildir. Bu liderlik adalet, rahmet ve hidayet liderliğidir.</p>
<p>Adalet, rahmet ve hidayet liderliği  öyle sadece laf ile, slogan ile, temenni ile olmaz. Ancak ve ancak İslam’ın kamilen hakim olması ile olur. Zira Allahu Teala izzetin, üstünlüğün, liderliğin ancak Allah’ın dinine titizlikle bağlılık ve dinini hakim kılmak ile olacağını bildirmiştir&#8230;</p>
<p>وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِّيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا</p>
<p>“Kendilerine izzet / güç ve  itibar sağlasınlar diye, Allah&#8217;tan başka ilahlar edindiler.” (Meryem:81)</p>
<p>مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ</p>
<p>“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah&#8217;ındır. Güzel söz O&#8217;na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli biz azab vardır. Onların tasarladıkları boşa çıkıp bozulur.” (Fatır:10)</p>
<p>Tanzimat ile başlayan “muasırlaşma”, “batılılaşma” sloganı altında İslam’dan uzaklaşma faaliyetleri ile özellikle Cumhuriyet döneminde yapılan anayasaların hiç birisinin kökleri bu toplumda yoktur. Onun için o anayasalar bu toplumda hep bütün zulümlerin ve sorunların kaynağı oldu, müslümanların başağrısı ve belası oldu. Bütün zulümlerin, siyasi ve toplumsal istikrarsızlığın, bölücülüğün,  kirliliğin, ekenomik, askeri, teknolojik geri kalmışlığın ana nedeni oldular.</p>
<p>Dürüstce, cesurca, samimi olarak şeffaf bir şekilde bunlar konuşulup tartışılabilinmelidir. Bu milletin başına “yeni bir bela” daha musallat edilmez inşaallah!..</p>
<p>İSLAMİ BAKIŞ AÇISINI YOK SAYMAK </p>
<p>MÜSLÜMANLARI YOK SAYMAKTIR</p>
<p>“Yeni bir anayasa”dan bahsediliyorsa; bu müslüman toplum tarafından benimsenecek egemenlik, sulta, rejim ve ideoloji kökleri ile tamamen yeni ve İslami bir anayasadan bahsetmemiz gerekir. Gayrısı fasa fisodur, dalalettir, cehalettir, cahiliyyedir. Zira bu toplum için yapılacak bir anayasanın, onun ana unsurlarını yani müslümanları sanki yok sayarak yapılması ancak bu topluma yapılan bir hakaret ve ihanet olur.. Müslümanları diğer fert ve toplumlardan ayırt eden husus onların inanç ve dinleri olan İslam’dır. </p>
<p>Anayasa konusunda; özgürlükler, demokrasi, cumhuriyet, liberalizm, laiklik, sekülerizm, sosyalizm, ulusalcılık, globalizm, hatta komünizim vb. her açıdan görüş talep ediliyor, beyan ediliyor fakat sanki kendisi yokmuş yada  bu konuda hiçbir çözümü yokmuş gibi İslami bakış açısına hiç başvurulmuyor.!.. İslam’ın görmezlikten gelinmesi yada yok sayılması, mensuplarının da yok sayılması demektir.. Cumhuriyet “halka rağmen halk için” felsefesi ile kurulduğu ve günümüze kadar işletildiği gibi “yeni anayasa” söylemiyle yapılan faaliyetlerin de aynı minvalde seyretmekte olduğu izlenimi vermektedir&#8230; </p>
<p>İslam; hayatın tamamını kapsayan bir hayat nizamıdır. Mademki hayatta; toplum, devlet, siyaset, ekenomi, yargı vardır, öyle ise İslam’ın bu konuda hükümleri, çözümleri, nizamları elbetteki mevcuttur. İslam; fert ve toplumların yollarını aydınlatan, sorunlarına şifa / çözüm olan, fert ve toplumları sağlıklı bir şekilde kalkındıran tek dindir. </p>
<p>Böylesi bir din Batılıların dünyasında olmayabilir. Onun için onların dini bireyin vicdanına hapsetmeleri ve sadece bir vicdan meselesi olarak görmeleri normal karşılanabilir. Fakat müslümanların evlatları olan kimi sözde aydın, okur-yazar, akademisyen, lider yada yönetici kişiler; Batılıların o “Dâllîn” / dalalet ehli olmanın şaşkınlığı içinde bocalayan, tutarsız, derme-çatma, saçma-sapan sözlerini, görüşlerini yani felsefelerini anlamak için gösterdikleri çabaları kendi dinleri olan İslam’ı anlamak için harcamış olsalar  “Es-sırat al-mustakiim”i / “dost-doğru yolu” bulmuş olacaklardır, hem kendilerine hem de bağrından geldikleri milletlerine, ümmetlerine ve hatta tüm insanlığa hayırları dokunacaktır. Onun için onlar, zihinsel eksen ve kıble kaymasından yada sapmasından kurtulup kendilerine gelmelidirler&#8230; </p>
<p>Bütün dünyayı bir ahtabotun kolları gibi kuşatmış olan şeytanın dalalet yolları terk edilmelidir. “Modernizim”, “modernite” tabelaları altında sunulan; sekülarizm, laiklik, demokrasi, cumhuriyet, nasyonalizm / ulusalcılık yada ulus devlet anlayışı, özgürlükler, liberalizim, kapitalizm, sosyalizm, globalizm gibi kavram, ilke, ideoloji ve nizamları çağdaş şeytani dalalet yollarıdır. Bu yolların ehilleri yada yolcuları olan Batılıların mütefekkirleri, bu yolların çıkmaz sokaklar olduklarını, yanlış, batıl, başarısız, olduklarını itiraf etmeye başladılar. Zira “modernizmin” iflas ettiğini “postmodernizm” kavramı ve söylemi altında yazdıkları makaleler, kitaplar ile ortaya koymaktadırlar. Ancak postmodernizim onlara hidayet  sunamamaktadır. Onun için  “Üçüncü Yol Arayışları” adı altında makaleler, kitaplar yazılmakta, paneller yapılmaktadır&#8230; Bütün bu paneller, makaleler ve kitaplar Batı insanının nasıl fikren iflas ettiğini, tükendiğini, çaresizlik içinde nasıl çıkış yolu arayışı içine girdiğini yani hidayeti aradığını ortaya koymaktadır Ayrıca fiili durum da yani ekenomik, siyasi, toplumsal her alanda Avrupa ve Amerika ile ifade edilen Batının kriz nöbetleri ile nasıl çökmekte, çaresizlik içinde bocalamakta olduğunu ortaya koymaktadır..</p>
<p>O halde bu gaflet ve dalalette ısrar niye ?!. Ehlinin başarısızlığını her hali ile ilan etmekte olduğu bu kokuşmuş köhne çağdaş cahiliyye kavram, söylem, ideoloji, rejim ve sistemlere kurtarıcı simidi gibi sarılmak, çağırmak akıl işimidir?!.. Kör taklid diye işte buna denir!..</p>
<p>İslam Alemi ve özellikle Türkiye’de Batı hayranlığı illetine müptela olup da müslümanlara kanaat önderliği yapma iddiasında ve konumunda olanların gözlerini Batı aşkı kör etmiştir, akıllarını da dondurmuştur. Temenni ve tavsiye ederiz ki; öncelikle onlar bir an evvel bu akıl tutulması krizinden, kör taklidcilikten kurtulsunlar. Akıllarını başlarına alsınlar..Allah’a, Resulüne, Kitabına kulak versinler!.. Tüm müslümanlara ve hatta hidayet arayan tüm insanlığa “hayırlı ümmet”, “şahid ümmet”, “en seçkin ümmet” olmanın gereği hidayet liderleri olsunlar, şeytanın dalalet tabileri, rehberleri ve taşeronları değil.!..</p>
<p>BAZI VEHİMLERE CEVAPLAR</p>
<p>“Yeni anyasa meselesi” tartışılırken zaman zaman seslendirilen bazı vehimlere de değinmek gerekiyor:</p>
<p>1-“Anayasanın yada devletin bir dine dayandırılması toplumda ayrışmaya, kamplaşmaya ve toplumsal çatışmaya neden olur” iddiası yada vehmi&#8230; </p>
<p>Bu, ilmi hakikata dayalı bir söz değildir. Batılı bazı filozofların içinde bulundukları dalalet ortamında söyledikleri ve belki kendi vakıalarına mutabık düşen bir sözdür. Zira onların dünyasında gerçek bir din yoktur. Tahrif edilmiş, içinden ruhu boşaltılmış, sadra şifa, derde derman, yollarına nur / aydınlık olmayan, adaleti gerçekleştiremeyen bir “sözde  din” için geçerli olabilir.</p>
<p>Yukarıdaki söz; dâllîn / dalalet ehli olan Batı toplumlarındaki o din aleyhtarlığı sözlerini ve fikirlerini mutlak hakikatlarmış gibi ezberleyip müslüman toplumlara da uygulamaya çalışan zavallı kör taklidci ve ezbercilerin sözüdür..</p>
<p>İslam herhangi bir din değildir, Allah katında gerçek tek dindir. İslam’ın cahili olanların İslam hakkındaki o seviyesiz söz ve söylemlerinin hiçbir saygınlığı yoktur. Zira Allah’a, dinine ve o dinin samimi mensuplarına saygı göstermeyenler saygıyı haketmezler..</p>
<p>İslam’ın dışında hiç bir sistem ve ideoloji, müslümanlar arasında birliği sağlayamaz. Zira İslam, mensuplarının kalpleri arasındaki ülfet köprüsü olan “Allah’ın nimeti”dir. Nitekim bunu Allahu Teala aşağıda zikredilen (Aliİmran:103)’de bize bildirmiş ve emretmiştir.</p>
<p>Allahu Teala’nın bu emri hayata geçmiştir. Müslümanların kahir ekseriyeti ayrı ırk, kavim, dil ve mekanlara rağmen “İslam kimliğinde” yani “müslümanlık kimliğinde” “Kelimei Tevhid” bayrağı ve sancağı altında “bir tek halife”nin yönetiminde  tek bir ümmet olarak birleşmişlerdir. Bu birlik asırlardır devam etmiştir. Bu birlik şemsiyesinin altında başka dinden insanlar da huzur içinde yaşamışlardır. Ne zaman ki müslümanlar fert, toplum ve devlet olarak Allahu Teala’nın bu yüce nimetinin kadri kıymetini bilmediler, yani İslam’ı hayatlarından uzaklaştırılmasına tepkisiz kaldılar. İşte o zaman birlikleri de, ülkeleri de param parça olmuştur. </p>
<p>Ulaşım ve iletişim imkanlarının çok zor, sınırlı olduğu o günlerde milyonlarca km2lik bir coğrafyada, onlarca farklı dil, kavim, coğrafi farklılıklara rağmen insanları asırlarca bir arada tutabilen İslam mı toplumu ayrıştıracak.?!. </p>
<p>Var olan birliği parçaladığı gibi her parçanın daha da küçük parçalara ayırılmasına sebep olan; fitne, fesad, bölücülük virusu ve odağı konumunda olan laiklik, demokrasi, cumhuriyet ve ulus devlet anlayışları mı birlik sağlayacak.?!. Hiç akletmiyorlar mı.?!..</p>
<p>İşte o laiklik, demokrasi, cumhuriyet, ulusalcılık virüsleri yüzünden düne nispeten ufak bir çoğrafyada az bir toplulukta dahi birlik sağlanamamaktadır, hatta toplumsal iç çatışma denilen cehennemi çukurun tam kenarına gelinmiştir. Bu cehennem çukuruna yani toplumsal iç çatışmaya düşmekten kim ne ile kurtarabilir.?!.. Ne mal mülk, ne zenginlik, ne de vatandaşlık kimliği&#8230; Sadece sadece onların ortak paydası olan İslam kimliği ve sistemi, onları tekrar dost ve kardeş yapabilir.!. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِى الاَرْضِ جَميعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ</p>
<p>“Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal:63)</p>
<p>يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه ولا تَمُوتُنَّ اِلا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ </p>
<p>وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَميعًا ولا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه  لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ</p>
<p>“Ey iman edenler; Allah&#8217;a karşı gerçekten muttaki olun (Allah’ın dinine bağlanmakta gerçekten samimi ve titiz olun) ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din, kimlik ve tutum üzerinde) ölmeyin.</p>
<p>Allah&#8217;ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah&#8217;ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O&#8217;nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” </p>
<p>(Ali İmran:102-103)</p>
<p>Ana unsurları müslüman olan bir toplumda birlik beraberlik, kardeşlik tesis etmeyi istemekte samimi olanlar, her şeyin en iyisini bilen her şeyin yaratıcısı Allahu Teala’nın şifa dolu hitaplarına kulak verirler ve onun gereğini yaparlar&#8230; Kısaca İslam, müslümanları ayrıştırmaz, bilakis birleştiren yegane sistemdir&#8230;</p>
<p>2-“İslam’ı, anayasa yada devletin esası yapmak o toplumdaki gayri müslim unsurların itirazına ve haklarının zayi olmasına sebep olur”     iddiası yada vehmi.. </p>
<p>Bir toplumda herkesi, bütün unsurları bir konuda ikna etmek yada tatmin etmek mümkün değildir. Toplumdaki ana unsurlar müslümanlar ise elbetteki o toplumda İslam hakim olacaktır. İslam’ın bu hakimiyetinden gayri müslim unsurların rahatsızlıkları onların güvenlikleri açısından ise, haklıdırlar. Onlara zimmet ahkamı çerçevesinde can, mal, ırz ve dinleri hususunda baskı görmeyeceklerine dair güvence verilir. Zimmet ahkamına aykırı bir şekilde bu güvenceyi bozarak onlara saldıran kim olursa olsun şiddetli bir şekilde cezalandırılır. İslam’ın bu güvencesi sözde yada yazılı metinlerde kalmamıştır. Hayata geçmiştir ve asırlardır uygulanmıştır. İşte buna da tarihi hakikatlar şahiddir. İslam’ın asırlardır hakim olduğu bölgelerde Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Ortadoğu, Kuzey ve Orta Afrika, Kafkaslar, Orta Asya bölgelerinde gayri müslim unsurlar varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Aksi durum olsaydı yani Endülüste  müslümanlara yapılan soykırım onlara uygulansaydı, bu bölgelerde hiçbir Hırıstiyan, Süryani, Ermeni, Yahudi vb kalmaması gerekirdi. Öyle olmadığı günümüzde açıkca görülmektedir. Zira gayri müslim unsurlar  oralarda varlıklarını halen sürdürmektedirler. Bu da İslam’ın ve İslam Devletinin gayri müslimlere soykırımı yada dinlerinden zorla döndürme faaliyetlerinin olmadığının en somut delilidir. Öyle ise bu gün İslam’ın hakim olması durumunda bu kaygıya hiç gerek yoktur&#8230;</p>
<p>Gayri müslim unsurlar, bunun dışında heva heveslerince yaşam anlayışlarına İslam’ın izin vermemesine itiraz ediyorlar ise, bu itirazlarında haksızdırlar. Onlara gönüllerince yaşayacakları başka yerlere gitmelerine izin verilir. Toplumun bir azınlığın heva hevesine mahkum olmasına izin verilmez.!.. Toplumda çoğunluğun heva hevesine de mahkum olunmaz.!.Zira heva hevesin hakim olduğu yerde fitne, fesad ve kirlilik hakim olur, huzur ve asayiş değil.! </p>
<p>Nitekim Allahu Teala azınlığın da çoğunluğun da heva hevesine tabi olmayı kesinlikle şöyle yasaklamıştır:</p>
<p>يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الارْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ</p>
<p>“Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, hevaya / istek ve tutkulara uyma, sonra seni Allah&#8217;ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah&#8217;ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır.” (Sâd:26)</p>
<p>ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِّنَ الاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ</p>
<p>“Daha sonra seni, iş ve yönetimde bir şerîat / bir yol, yöntem üzerine koyduk. Artık ona uy! Bilmeyenlerin hevası / keyifleri ardınca gitme!” (Casiye:18)</p>
<p>وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا</p>
<p>“..Kalbini zikrimizden / (Kur’an ve Sünnetten) gaflete düşürdüğümüz, kendi &#8216;istek ve hevasına / tutkularına uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.” (Kehf:28)</p>
<p>وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ</p>
<p>“Aralarında Allah&#8217;ın indirdiğiyle hükmet / yönet ve onların hevalarına uyma. Allah&#8217;ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmasınlar diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır.” (Maide:49)</p>
<p>وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ</p>
<p>“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: &#8220;Şüphesiz doğru yol, Allah&#8217;ın (gösterdiği) yoludur.&#8221; Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah&#8217;tan ne bir veli / dost vardır ne de bir nusret / yardımcı.” (Bakara:120)</p>
<p>وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالارْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ</p>
<p>“Eğer hak onların hevalarına / keyiflerine uysaydı, gökler de yer de bunların içindekiler de kesinlikle fesada uğrardı. Hayır, biz onlara zikirlerini / Kur&#8217;anlarını getirdik ama onlar zikirlerinden / Kur&#8217;anlarından yüz çeviriyorlar.” (Mu’minûn:71)</p>
<p>İşte günümüzde bütün yeryüzü, gökyüzü o heva-heveslere tabi olmanın sıkıntısını çekiyor. Zira toprak, su, hava, gıda hep ifsad oldu, bozuldu, kirlendi. Toplumlar da kirlendi ve kokuştu. İşte bu fitne, fesad ve kirlilikren ve kokuşmuşluktan  arınmanın tek yolu tekrar Hak’tan gelen Hakka yani İslam’a tabi olmaktır, heva-heveslere değil.!..</p>
<p>3-“İslam’ın anayasanın yada devletin esası olmasına küresel süper güçler ve devletler izin vermezler. Bizi dünya sisteminin dışına iterler. Onlara ters düşmemek ve onların düşmanlığına maruz kalmamak için ‘İslami devlet’, ‘İslami anayasa’ ve ‘İslami kimlik’ sevdasından vazgeçmeliyiz yada seslendirmemeliyiz. Akıllı davranmalı ve reel politiği gözardı etmemeliyiz. Aksi halde dünyadaki egemen küresel güçler, süper devletler bize düşman olurlar ve bizi yok ederler..”     vehmi ve iddiası…</p>
<p>Bu, zihinsel köleliğin tezahürü zavallı bir ruh halidir. Dünyadaki  “küresel güç”, “süper güç” olarak vasfedilen o sömürgeci, despot, taguti  ve şeytani hegemon güçlere teslimiyetin bir başka ifade ile kulluğun, köleliğin, kimliksizliğin, kişiliksizliğin, acziyetin, mağlubiyetin ve zilletin tezahürüdür.!. Bu zihniyetin hiçbir saygınlığı yoktur. </p>
<p>O “küresel süper güçler yada devletler” günümüzün  “yedi düvelidir.”  Bu zihniyete göre; dün o zamanın süper gücü sayılan azgın, sömürgeci kafir “yedi düvele” karşı Allah için, İslami kimlik için, Allah’ın dininin hakimiyeti için, namus için İslam topraklarının korunması için bütün imkansızlıklara rağmen cihad eden, kahramanca mücadele eden müslüman ecdadımızın yaptığı akılsızlık mıdır.?!.. Hayır, hayır! Akılsızlık o değildir.!..</p>
<p>Asıl akılsızlık; o “yedi düvelin” istekleri doğrultusunda “ınkılaplar” yada “devrimler” adına Allah’ın Şeriatına savaş açmak, İslam kimliğine, İslam’ın bütün değerlerine savaş açmaktır… Bugün de o “küresel güçlere”, “süper devletlere” yaranmak için İslam’ın hakim olmasını engellemek uğruna “laiklik ve demokrasi” adına şövalyelik yapmaktır. Onlara yaranmak için toplumu tamamen Batılı kriterler doğrultusunda dönüştürme projelerini uygulamaktır, asıl akılsızlık.!..</p>
<p>Asıl akılsızlık; Hizbuşşeytan olan, insanlık ve müslümanlık düşmanı, yeryüzünü ifsad eden, sömürü için savaşlar çıkartan, milyonlarca insanı katleden, gıdayı, suyu, toprağı, havayı kirleten azgın, arsız, açgözlü, gözüdönmüş o “çağdaş ileri demokrasinin beşiği “ ve “süper güçler” olarak isimlendirilen tağutların, zalimlerin, mücrimlerin yanında izzet, kuvvet aramaktır.. Onları “veli” edinmektir. Kurtlar sofrasında yer edinmeye çalışmaktır.!. Allah’ın güç ve vaadine değil de onlara güvenmektir.!. Allah’ın şu ikazlarına kulak vermemektir:</p>
<p>الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ العِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا</p>
<p>“Onlar, mü&#8217;minleri bırakıp kafirleri veliler / dost ve yardımcılar edinirler. İzzeti / kuvvet ve onuru onların yanında mı arıyorlar?!. Şüphesiz, bütün izzet / kuvvet ve onur Allah&#8217;ındır.” (Nisa:139)</p>
<p>يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ</p>
<p>“Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler/ dost ve yardımcılar edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah&#8217;a inandığınız için Resulü de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp çıkarmışlardır.” (Mümtehine:1)</p>
<p>يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ </p>
<p>هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ </p>
<p>إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ</p>
<p>“Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan (kafirlerden) hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.</p>
<p>Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında &#8220;inandık&#8221; derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kin ve öfkenizle geberin.!’ Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.</p>
<p>Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı muttaki olursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.” (Ali İmran:118-120)</p>
<p>يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ </p>
<p>فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ فَعَسَى اللّهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ </p>
<p>وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُواْ أَهَؤُلاء الَّذِينَ أَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ إِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَأَصْبَحُواْ خَاسِرِينَ</p>
<p>“Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları veliler / dost ve yardımcılar edinmeyin; onlar birbirlerinin velisidirler. Sizden onları kim veli edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.</p>
<p>Kalblerinde hastalık olanların; bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz, diyerek onlara koşuştuklarını görürsün. Olur ki, Allah, fetih verir veya katından bir emir getirir de onlar, içlerinde gizlediklerinden dolayı pişman olurlar.</p>
<p>İman edenler: ‘Sizinle beraber olduklarına dair, Allah&#8217;a bütün güçleriyle yemin edenler bunlar mı?’ derler. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve kaybedenlerden olmuşlardır.” (Maide:51-53)</p>
<p>Bu ayeti kerimelerde Allahu Teala açıkca şu hususlara dikkat çekerek ikazda bulunmaktadır:</p>
<p>&#8211;İzzetin kafirler yanında olmadığını,</p>
<p>&#8211;Kafirlere güvenilemeyeceğini,</p>
<p>&#8211;Allah’ın gönderdiği İslam’ı inkar edenlerin gerçekte Allah’a ve mü’minlere karşı kin dolu düşmanlar oldukları,</p>
<p>&#8211;Kafirlerin hiçbir zaman mü’minlerin iyiliğini istemedikleri, kötü hallerinden de sevinç duydukları,</p>
<p>&#8211;Kafirlere sevgi beslemenin Allaha ve Kitabına iman etmek iddiası ile bağdaşmadığı,</p>
<p>&#8211;Onların hile ve tuzaklarının zarar vermesinden korunmanın yolunun; onların arasına koşmak değil de muttaki olmak yani Allah’a tam güvenerek dinine tam teslim olmakta ısrarlı ve sabırlı olmak olduğu,</p>
<p>&#8211;Yahudi ve Hristiyanların  mü’minlere kesinlikle velayetlerinin olamayacağı, onları veli edinmenin hidayetten uzaklaşmak olduğu,</p>
<p>&#8211;Onların şerrinden korunmak için onların arasına koşmanın nifak alameti olduğu,</p>
<p>Şu halde ‘“küresel güçler”, “süper devletler” müsaade etmezler ve bizi yok ederler’  gerekçesi ile yeni anayasanın İslam esasına dayandırmaktan kaçınmak; bir aşağılık kompleksidir, iman etmekle de akletmekle de bağdaşmaz… Zira akletmek de iman etmek de Allahu Teala’nın şu hitaplarına kulak verip gereğini yapmaktır:</p>
<p>الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ </p>
<p>فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ </p>
<p>إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ </p>
<p>“Onlar ki: Bir takım kimseler kendilerine; ‘insanlar sizin için kuvvetlerini topladılar onlardan korkun’ dedikleri zaman, bu haber onların imanını artırır da, ‘Allah bize kafidir, O ne güzel vekildir’, derler.</p>
<p>Böylece  kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah&#8217;tan bir nimet ve lütufla geri döndüler. Allah&#8217;ın rızasını gözetmişlerdi. Büyük lütfun sahibi Allah&#8217;tır.</p>
<p>O şeytân sizi kendi dostlarından korkutuyor, eğer mü’min iseniz, onlardan korkmayın, benden korkun!” (Ali İmran:173-175)</p>
<p>يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ </p>
<p>وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَّهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ </p>
<p>ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ </p>
<p>يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا </p>
<p>ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ </p>
<p>“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.</p>
<p>O inkârcılara gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarır.</p>
<p>Bunun sebebi, Allah&#8217;ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah ta onların amellerini boşa çıkarmıştır.</p>
<p>Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır.</p>
<p>Bu, Allah’ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır.” (Muhammed:7-11)</p>
<p>إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ </p>
<p>“Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Ali İmran:160)</p>
<p>Bütün dünyada ekenomik, siyasi, sosyal krizlerin yoğunlaştığı, genel olarak İslam aleminde ve özelde Türkiye’de “değişim” söylemlerinin ve rüzgarlarının estiği şu günlerde bütün halkı müslüman ülkeler bir dönüm noktasındadırlar. Zira madem ki bir değişimin gereğini fark etmişler o halde “yeni anayasa”  belirleme meselesinde akıllarını başlarına alıp Allah’a ve Resulüne kulak vermeliler, Avrupa ve Amerika şeytanlarına değil.!.. Allahu Teala’nın hitabına kulak vermeyenler akletmiş olamazlar.!.. Nitekim Allahu Teala aklederek gerçeği görenlere şöyle buyuruyor:</p>
<p>اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ </p>
<p>“Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan / gerçeği görebilen bir topluluk için hükmü Allah&#8217;tan daha güzel olan kimdir?..”  (Maide:50)</p>
<p>NOT: </p>
<p>Bu yazının ekinde; İslami bakış açısı ile, İslam’ın usul ve yöntemine / referanslarına dayanarak da görüş ve önerilerde bulunulabileceğini göstermek adına, örnek olsun ve tartışılsın diye, bir İslami parti tarafından hazırlanmış “İslami bir Anayasa Tasarısını” ve “Bu anayasa tasarısının gerekcesini” okuyucuların dikkatlerine sunuyoruz. Bundan maksat; her halükarda bu anayasa tasarısını savunmak değil, fakat özellikle müslüman kamuoyunun İslami usul çerçevesinde tartışması ve daha akıcı, sade işlevsel ve isabetli İslami anayasa tasarılarının ortaya konmasını temenni etmektir.</p>
<p>EK: </p>
<p>-İslami bir Anayasa Tasarısı (Tıklayınız)</p>
<p>-Bu Anayasa Tasarısının Gerekcesi (Tıklayınız) </p>
<p>-İslami İktisad Nizamı, </p>
<p>Takıyuddin en-Nebhani, Köklü Değişim Yayınları</p>
<p>-İslam’ın İktisadi Siyaseti, </p>
<p>Abdurrahman el-Maliki, Köklü Değişim Yayınları </p>
<p>AHMED KILICKAYA</p>
<p><a href="http://www.islamiyontem.net" rel="nofollow">http://www.islamiyontem.net</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Mısır&#8217;da anayasa krizi büyüyor yazısına HUSEYİN ŞAŞMAZ tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/04/12/misirda-anayasa-krizi-buyuyor/#comment-1721</link>
		<dc:creator>HUSEYİN ŞAŞMAZ</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Apr 2012 11:38:32 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=14119#comment-1721</guid>
		<description>İSLAM   DEVLETİ
 
  GENEL HÜKÜMLER 

MADDE - 1: İslâm akidesi devletin esasını oluşturur. Öyle ki, İslâm akidesini esas kılmaktan başka hiçbir şeyin varlığı devletin yapısında, kuruluş veya kontrolünde yahut devletle ilgisi olan diğer bütün alanlarda geçerli olamaz. Aynı zamanda İslâm akidesi şer’î kanunlar ve anayasanın esasını oluşturur. İslâm akidesine aykırı olan kanun veya anayasa ile ilgili hiçbir şeyin bulunmasına müsaade edilmez.

MADDE - 2: Dar-ül İslâm, içerisinde İslâm hükümleri tatbik edilen ve güvenliği İslâm güvenliği altında olan memleketlerdir. Dar-ül Küfür ise küfür nizamları uygulayan memleketler veya güvenliği İslâm güvenliği altında olmayan memleketlerdir.

MADDE - 3: Halife, belirli şer’î hükümleri benimseyip anayasa ve kanunlar haline getirir. Bu konuda şer’î bir hüküm benimseyince yalnız bu şer’î hükümle amel edilmesi gerekir. Bu takdirde bir kanun meydana çıkmış olur ki bütün devlet yönetimi altında olanlar gizli ve açık olarak bu emre itaate mecbur olur.

MADDE - 4: Halife, zekat ve cihattan başka ibadetlerde, şer’î herhangi belli bir hüküm benimseyemeyeceği gibi yine İslâm akidesine ilişkin fikirlerden herhangi bir fikri benimseyemez.

MADDE - 5: İslâm uyruğunu taşıyan herkes, şer’î hukuklardan yararlanır. Ve yerine getirilmesi gereken işlerden sorumlu olur.

MADDE - 6: Yönetimde, yargılamada veya idaresi altında bulunanların işlerini yürütmede ya da benzeri konularda, uyruğu arasında bir ayırım ve fark gözetmeye devletin hak ve yetkisi yoktur. O kadar ki, ırk, din, renk ve buna benzer şeyleri hesaba katmadan bütün topluma eşit gözle bakması gerekir.

MADDE - 7: Devlet, İslâm uyruğunu taşıyan müslüman ve müslüman olmayan herkes üzerine İslâm şeriatını aşağıdaki şekilde tatbik eder:

A- Bütün İslâm hükümlerini, bir hüküm dahi istisna etmeksizin, müslümanlara uygular.

B- Müslüman olmayanlar inanç ve ibadetlerinde tamamen serbesttirler.

C- İslâm&#039;dan dönenlere mürted hükümleri uygulanır. Kendisi mürted olanlara hüküm böyledir. Fakat mürtedlerin çocukları olup da dünyaya gayrı müslim olarak gelenler, müşrik veya ehli kitab olmalarına göre gayrı müslim muamelesi görürler.

D- Müslüman olmayanlar, yemekleri ve giyimleri hususunda şer’î hükümlerin izin verdiği oranda, kendi dinlerine göre muamele görürler.

E- Evlenme ve boşanma işleri; müslüman olmayanlar arasında kendi dinlerine göre, müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında ise, İslâm hükümlerine göre yapılır.

F- Devlet; diğer karşılıklı ilişkiler, cezalar, beyyineler, ekonomi, yönetim nizamları ve bunlardan başka şer’î işlerle ilgili şeriat hükümlerini toplum üzerinde tatbik eder. Bu tatbikatta müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında fark gözetmez. Ayrıca kendileriyle akid ve antlaşma yapılanlar, eman/korunmayı isteyenler ve İslâm yönetimi altında bulunanlar üzerinde tatbik edilecek hüküm, diğer devlet yönetimi altında bulunanlara veya uyruğa tatbik edileceği gibi tatbik edilir. Ancak elçiler, konsoloslar, geçici elçiler ve bunlara benzer kimseler diplomatik dokunulmazlığa sahiptirler.

MADDE - 8: İslâm&#039;ın dili Arapça’dır. Devletin kullanacağı dil yalnızca bu dildir.

MADDE - 9: İctihad farz-ı kifayedir. Şartlarına uyan her müslüman ictihad yapabilir.

MADDE - 10: Müslümanların hepsi de İslâm sorumluluğunu yüklenir. Bu nedenle İslâm&#039;da din adamları sınıfı yoktur. Böyle bir sınıfın varlığı hissedilirse devlet bu oluşumu engellemelidir.

MADDE - 11: İslâm Devleti&#039;nin asli işi İslâm davetini yüklenmektir.

MADDE - 12: Şer’î hükümler için yalnızca Kitap (Kur&#039;an-ı Kerim), Sünnet (Hadis-i Şerif), sahabenin icması ve kıyas geçerli delillerdir.

MADDE - 13: İnsanda suçsuzluk asıldır. Bir kimse ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Nitekim hiçbir kimseye işkence yapmak kesinlikle caiz değildir. Her kim bunu yaparsa cezalandırılır.

MADDE - 14: Fiillerde esas olan, şer’î hükümlere bağlanmaktır. Bu nedenle şer’î hüküm bilinmedikçe bir iş yapılamaz. Haramlılığına dair delili bulunmadıkça eşyalarda (maddede) aslolan ise mübahlıktır.

MADDE - 15: Harama götüreceğine dair zannı galip olduğu zaman harama götüren vesile haramdır. Harama götürmesinden korkulduğundan dolayı o vesile haram olmaz.

 

YÖNETİM NİZAMI

 

MADDE - 16: Yönetim nizamı vahdet/birlik esasına dayanır. Federal bir nizam değildir.

MADDE - 17: Yönetim merkezidir. İdare ise merkezi değildir.

MADDE - 18: Şu dört kişi yönetici sayılır: Halife, Tefviz Muavini, Vali ve Amil. Bunların dışındakiler yönetici değil, görevli sayılırlar.

MADDE - 19: Yönetimi veya yönetimden sayılan herhangi bir işi yürütecek kimse ancak hür, fasık olmayan adaletli, erkek bir Müslüman olmalıdır.

MADDE - 20: Yöneticilerin muhasebesi müslümanların haklarından biri olup, üzerlerine farz-ı kifayedir. Devletin yönetimi altında bulunan müslüman olmayanların, yöneticilerin kendilerine yaptıkları zulmü veyahut kendi üzerlerine İslâm hükümlerini kötü şekilde tatbik etmelerini, şikayet etme hakları vardır.

MADDE - 21: İslâm akidesi temeline dayanarak, benimsenecek hükümler şer’î hükümler olmak şartıyla, yöneticilerden hesap sormak veya ümmet yoluyla yönetime ulaşmak için siyasi partiler kurmak müslümanların hakkıdır. Partilerin kurulması için hiç bir izne ihtiyaç yoktur. İslâm esası dışında her türlü kitleleşme yasaklanır.

MADDE - 22: Yönetim nizamı şu dört temel üzerine kuruludur:

1- Hakimiyet halkın değil, şeriatındır.

2- Otorite (yönetme yetkisi) ümmetindir.

3- Bir halife nasb etmek, müslümanlara farzdır.

4- Şer’î hükümleri benimseyerek anayasa ve diğer kanunları belirlemek yalnızca halifenin hakkıdır.

MADDE - 23: Devlet teşkilatı şu sekiz temel üzerine kuruludur.

Halife

Tefviz Muavini

Tenfız Muavini

Cihad Emiri

Kaza/Yargı

Valiler

İdari Teşkilat

8- Ümmet Meclisi

 

HALİFE

 

MADDE - 24: Halife, otorite ve şeriatı uygulamada ümmetin vekilidir.

MADDE - 25: Halifelik; rıza ve seçeneğe dayanan bir akittir. Bunu kabul etmeyen hiç bir kimse zorlanamaz, yine hilâfeti yürütecek kimseyi seçmek için hiçbir kimse zorlanamaz.

MADDE - 26: Akil ve baliğ olan erkek veya kadın her müslüman halifeyi seçmek ve ona biat etmek hakkına sahiptir. Müslüman olmayanların bunda hakkı yoktur.

MADDE - 27: İn&#039;ikad biatı (halifeyi belirleme biatı) kendileriyle tamamlananların biatıyla bir kimse üzerine halifelik sözleşmesi tamamlanınca, geri kalanların biatı, itaat biatı olup in&#039;ikad biatı olmaz. Kendisinde bu biat yani itaat biatı hususunda baş kaldırma hali görülen, biat etmeye zorlanır.

MADDE - 28: Müslümanlar tarafından usulüne uygun bir şekilde nasbedilmedikçe hiç bir kimse halife olamaz. İslâm&#039;da herhangi bir akid gibi şer’î esaslar dahilinde halifeliği kendisinde tamamlanmayan hiçbir kimse halifenin yetkilerine sahip olamaz.

MADDE - 29: İn&#039;ikad biatıyla biat edecek ülke veya memleketlerin otoritesinin tamamen müslümanların otoritesine dayanması şarttır. Herhangi bir kafir devlete dayanmamalıdır. Ayrıca ülkedeki bütün müslümanların harici ve dahili güvenliği küfrün güvenliği altında değil İslâm güvenliği altında olmalıdır. Fakat sadece itaat biatı yapmış olan memleketlerde aynı şartlar aranmaz.

MADDE - 30: Halife olarak biat edilecek kimsede sadece in&#039;ikad şartlarının tamamlanması şarttır. Tercih şartlarının tahakkuku şart değildir. Çünkü asıl olan in&#039;ikad şartlarıdır.

MADDE - 31: Bir kimsenin üzerine halifelik sözleşmesinin gerçekleşebilmesi için yedi şart aranır. Bunlar: Erkek, Müslüman, Hür, Baliğ, Akil, Fasık değil adeletli ve Hilâfet yükünü taşıyabilecek güçte olmasıdır.

MADDE - 32: Ölüm, istifa veya azil sebepleriyle halifelik makamı boşaldığı zaman boşalma tarihinden itibaren üç gün içinde yerine yeni bir halife nasbetmek farzdır.

MADDE - 33: Halifeyi nasbetme metodu şöyle olur:

A- Ümmet meclisindeki müslüman üyeler halifelik için adayların sayısını sınırlandırır. İsimleri açıklandıktan sonra banlardan birinin seçilmesini müslümanlardan ister.

B- Seçim neticeleri açıklanır. Adaylardan en çok kimin oy aldığını müslümanlar öğrenmiş olurlar.

C- Müslümanlar, halife olarak en çok oy alana Allah&#039;ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnetiyle amel etmek üzere biat etmeye başvururlar.

D- Nasb haberi, ismiyle birlikte kendisinde halife olarak nasbedilmesine ehil kılan sıfatların mevcut olduğu bildirilerek, bütün ümmetin haberdar olabilmesi için biat işlemi tamamlandıktan sonra kimin müslümanların halifesi olduğu halka ilan edilir.

MADDE - 34: Halifeyi nasbeden ümmettir. Fakat in&#039;ikad biatı şer’î şekilde olmuşsa ümmet azletme yetkisine sahip değildir.

MADDE - 35: Halife devlettir. Devletin bütün yetkilerine sahiptir. Şöyle ki:

A- Benimsediği şer’î hükümleri yürürlüğe koyar. Bu takdirde bunlar itaat edilmesi lazım gelen kanunlar olur. Bunlara muhalefet caiz olmaz.

B- Devletin iç ve dış siyasetinden sorumludur. Orduya kumanda eder harp ilan etmek hakkına sahip olduğu gibi sulh, ateşkes ve diğer anlaşmaları yapma hakkına da sahiptir.

C- Yabancı elçileri kabul ve reddetmek ona aittir. Müslüman elçileri tayin ve azleder.

D- Muavinleri ve valileri tayin ve azil eder. Esasen bunların hepsi kendisine karşı sorumlu oldukları gibi ümmet meclisine karşı da sorumludurlar.

E- Başkadıyı, daire müdürlerini, ordu komutanlarını, alay komutanlarını tayin ve azleder. Bunların hepsi de kendisine karşı sorumludurlar, ümmet meclisine karşı sorumlu değildirler.

F- Şer’î hükümlere göre devlet bütçesine ait şer’î kanunları benimser. İster gelirler ile isterse giderler ile alakalı olsun, her hususta gerekli meblağı ve bütçe fasıllarını tespit eder.

MADDE - 36: Halife, hükümleri benimseme hususunda şer’î hükümlere bağlıdır. Şer’î delillerden sahih olarak çıkartılmayan bir hükmü benimsemesi haramdır. Benimsediği hükümler, içtihadla ilgili hükümleri çıkartma metodu ile kayıtlıdır. Bu nedenle benimsediği, hükümleri çıkartma metoduna aykırı çıkartılmış bir hükmü benimsemesi caiz olmadığı gibi, benimsediği hükümlere aykırı bir emir vermesi de caiz değildir.

MADDE - 37: Halifenin halkın işlerini yürütme yetkisi kendi ictihadı ve görüşü dahilinde mutlaktır. Devletin işlerinin yürütülmesi ve halkın işlerinin gözetimi için ihtiyaç duyduğu her hususta mubahlardan benimseme yapması hakkı vardır. Şu var ki menfaat bahanesiyle herhangi bir şer’î hükme muhalefet etmesi caiz değildir. Örnek olarak; Gıda maddelerinin azlığını bahane göstererek bir ailenin birden fazla çocuk edinmesine mani olamaz. İstismarı önlemek bahanesiyle insanları fiyat tahdidine tabi tutamaz. Maslahat ya da işlerin gözetimi bahanesi ile bir kâfir ya da kadını vali tayin edemez. Bu türden şeriat ahkamına aykırı hususları yapamaz. Mubahı haram yapamayacağı gibi, haramı da helal kılamaz.

MADDE - 38: Halife için sınırlı bir müddet yoktur. Halife, devlet işlerini yürütmeye kadir kaldığı, şer’î hükümleri koruyup uyguladığı müddetçe, halifelik konumundan kendisini çıkaracak şekilde bir değişiklik olmadıkça halife olarak kalır. Aksi halde böyle bir değişiklik meydana gelirse derhal azledilmelidir.

MADDE - 39: Halifenin halini değiştirip halifeliğinden çıkmasına sebep olan hususlar şunlardır:

A- Halifeliğin in&#039;ikad şartları bozulursa, irtidad, açık bir fısk, delilik veya bunun benzerleri gibi… Çünkü bu şartlar, in&#039;ikad ve halifelik makamında devam edebilme şartlarıdır.

B- Hangi sebepten olursa olsun devlet işlerini yürütmekten aciz olmak.

C- Kendi görüşüyle, şeriata uygun olarak, müslümanların işlerini yürütmekten aciz kılan bir tasallut altında kalması… Bu takdirde kendi görüşüyle şer’î hükümlere göre müslümanların işlerini yürütmekten aciz kılacak derecede bir tesire maruz kalırsa hükmen devlet işlerini yürütmekten aciz sayılır. Bu halde halifelik makamından düşer. Bu da şu iki halde düşünülür:

Birinci Hal: İç çevresinden bir veya bir kaç kişi kendisine musallat olarak işlerin yürütülmesine hükmederler. Eğer bunların tasallutundan kurtulmak ümidi varsa belirli bir süre uyarılır. Buna, rağmen bunların tasallutları kaldırılmamışsa görevden alınır. Şayet esasen kurtuluşu umulmuyorsa derhal görevden alma yoluna gidilir.

İkinci Hal: Ya bilfiil esir olmak ya da tesiri altına girmek suretiyle galip bir düşman eline esir düşmektir. Bu halde bakılır. Eğer kurtulması ümit ediliyorsa, kurtuluşundan ümit kesilinceye kadar süre verilir. Ve ümit kesildikten sonra görevden alınır.

MADDE - 40: Halifenin görevden alınmasında, kendisini halifelikten çıkaracak kadar değişip değişmediği hususundaki kararı yalnız Mezalim Mahkemesi verir. Yine ihtar ve azl yetkisi yalnızca bu mahkemeye aittir.

 

TEFVİZ MUAVİNİ

 

MADDE - 41: Halife yönetim mesuliyeti taşıyacak tefviz muavini tayin eder. Bu muavine kendi görüşüne ve içtihadına göre işleri yürütme yetkisi verir.

MADDE - 42: Halife olma şartları, yani Erkek olmak, Müslüman olmak, Hür olmak, Baliğ olmak, Akil olmak ve Fasık değil Adaletli olmak şartları, Tefviz Muavini için de şarttır. Bunlara ilaveten kendisine vekalet olarak verilen işlerde ehil olması şarttır.

MADDE - 43: Tefviz Muavinin tayini şu iki hususu kapsamalıdır: Birincisi, umumi gözetme. İkincisi ise, naibliktir. Bunun için halifenin ona &quot;Seni kendi yerime vekil tayin ettim&quot; demesi gerekir. Ya da naiblik ve umumi gözetmeyi içeren manada söz söylemesi lazımdır. Şayet söz konusu tayin bu şekilde olmazsa muavin sayılmaz. Ancak bu tür bir tayinle tefviz muavininin yetkilerine sahip olur.

MADDE - 44: Tefviz Muavininin işi, infaz ettiği tayin ve atamalarla yürüttüğü işleri Halife ile görüşüp ona gösterir ki yetkisi Halife gibi olmasın.. İşte onun işi, görüşünü Halifeye bildirmek ve kendisine Halife tarafından verilecek emirleri yerine getirmektir.

MADDE - 45: Halife, Tefviz Muavininin işlerini ve yerine getirdiği hususları gözden geçirmelidir ki bunlardan doğru ve uygun olanı kararlaştırsın, hatayı düzeltsin. Çünkü ümmetin yürütme yetkisi Halifeye vekalet olarak verildi. Ve Halifenin içtihadına bırakıldı.

MADDE - 46: Tefviz Muavini bir iş hakkında plan hazırlar ve Halife bunu onaylarsa onu noksansız ve fazlasız Halifenin onayladığı şekilde yerine getirir. Eğer halife sözünden döner ve muavin de uyguladığı şeyden göre dönmeye itiraz ederse bakılır; itiraz şayet muavinin usulü vechiyle yerine getirdiği hükme veya yerine bıraktığı bir malla ilgili ise muavinin icrası geçerli olur. Çünkü esasta bu icra halifenin bir görüşüdür. Halife, yerine getirdiği hükmü veya harcadığı malı geri alamaz. Eğer muavinin yaptığı iş bunlar dışında olup, bir vali tayin etmek veya bir ordu techiz etmek gibi bir iş olursa, halife muavine itiraz edebilir. Bu durumda halifenin görüşü yürütülür. Ve muavinin icra ettiği iş kaldırılır. Çünkü halife kendi işleriyle ilgili böyle hususlardan dönme hakkına sahip olunca, onun bu hakka muavinin işlerinde de sahip olması gayet tabiidir.

MADDE - 47: Tefviz Muavini dairelerden herhangi birine veya işlerin özel bir kısmına tahsis olunmaz. Çünkü kendisine verilen vekalet geneldir. Doğrudan idari işleri yürütmez. Onun idarî organı (daireler sistemi) denetimi genel olur.

 

TENFİZ MUAVİNİ

 

MADDE - 48: Halife, işleri yerine getirmek, uygulamak için bir muavin (Tenfiz Muavini) tayin eder. Onun işi yönetimden değil, idari işlerdendir. Onun dairesi dahili ve harici cihetler için halifeden çıkan hususları onlara ulaştırmak ve bu cihetlerden gelen şeyleri halifeye ulaştırmak için kurulmuş bir sistemdir. İşte bu sistem halife ile diğerleri arasında bir iletişim aracıdır.

MADDE - 49: Tenfız muavininin müslüman olması şarttır. Çünkü kendisi halifenin iç (yakın) çevresinde bulunan kişilerdendir.

MADDE - 50: Tenfiz muavini, tefviz muavini gibi halife ile doğrudan temas halinde bulunur. Muavin sayılır. Fakat onun muavinliği yönetimde değil tenfizde/ uygulamadadır.

 

CİHAD EMİRİ

 

MADDE - 51: Cihad emirinin dairesi şu dört daireden oluşur: Hariciye dairesi, Harbiye dairesi, İç güvenlik dairesi, Sanayi dairesidir. Bunları denetleyen ve yürüten cihad emiridir.

MADDE - 52: Hariciye dairesi, İslâm devleti ile yabancı devletler arasındaki alakaları ilgilendiren dış işleri üstlenir. Bu işler ne olursa olsun.

MADDE - 53: Harbiye dairesi, silahlı kuvvetlerle ilgili olan bütün işleri üstlenir. Ordu, polis, donatım, techizat, askeri işleri ve benzeri hususları üstlendiği gibi askeri okullar ve askeri burslarla da ilgilenir. Yine orduya İslâm kültürü ve genel kültürlerden gerekli olan kültürü temin etmek işiyle de ilgilendiği gibi savaş için ve savaşa hazırlıkla ilgili bütün işleri de yürütür.

MADDE - 54: İç güvenlik dairesi, güvenlikle ilgili olan her işi yapmayı üstlenir. Silahlı kuvvetler aracılığıyla memleketlerde güvenliği koruma işini üstlenir. Güvenliği korumak için de polis baş vasıta olarak kullanılır.

MADDE - 55: Sanayi dairesi, Sanayi ile ilgili bütün işleri yürütür. İster motor ve makine sanayi, araba, uçak, imalat sanayi kimyevi madde sanayi ve elektronik sanayi gibi ağır sanayi olsun, ister hafif sanayi olsun, ister kamu mülkiyetine dahil olan fabrikalar olsun, ister ferdi mülkiyete dahil olan harp sanayi ile ilgili fabrikalar olsun. Nitekim bütün fabrikalar ve bütün türleri harp siyaseti üzerine kurulmalıdır.

 

ORDU

 

MADDE - 56: Cihad müslümanlara farzdır. Askeri eğitim de mecburidir. Bu nedenle onbeş yaşına basan her müslüman erkeğin cihada hazırlanmak için askeri eğitim görmesi farzdır. Fakat asker olmak farz-ı kifayedir.

MADDE - 57: Ordu iki kısımdır: Birinci kısım; İhtiyati askerler ki, müslümanlardan silah taşıyabilecek olanlardır. İkinci kısım, daimi askerler ki, memurlar gibi kendilerine devlet bütçesinden maaş tahsis edilir.

MADDE - 58: Silahlı kuvvetler tek bir kuvvettir, o kuvvet de ordudan ibarettir. Ordudan özel fırkalar seçilerek özel şekilde düzenlenir ve belirli bir kültür verilir. Bu fırkalara polis denilir.

MADDE - 59: Polise genel düzeni koruma, iç güvenliği denetleme ve yürütme ile ilgili görevler verilir.

MADDE - 60: Ordu için sancak ve flamalar yapılır. Halife ordu komutanlığına tayin ettiği kişiye sancağı teslim eder. Fakat flamaları ordu komutanları verir.

MADDE - 61: Halife ordunun baş komutanıdır. Kendisi kurmay başkanını tayin ettiği gibi her orduya ve her kolorduya komutan tayin eder. Geri kalan ordu rütbelerini ise komutanlar tayin eder. Kurmaylıkta tayin ve terfiler ise harp bilgi derecesine göre kurmay başkanı tarafından yapılır.

MADDE - 62: Bütün ordu; özel ordugahlar da tek bir ordu haline getirilir. Ancak bazı ordugahların muhtelif vilayetlere ve bazılarının stratejik mevkilere konması icabeder. Bazıları da devamlı nakil ve hareket edebilecek vurucu kuvvet haline konur. Askeri ordugahlar bir çok grup halinde düzenlenir. Bu grupların her birine ordu denir. Ve her birine ayrı ayrı numaralar verilir. Birinci ordu, üçüncü ordu gibi... Veya amilliklerden veya vilayetlerden birinin adıyla adlandırılır.

MADDE - 63: Orduda en yüksek seviyede ve lüzumu kadar askeri talim yapmak gerekir. Askerin fikri seviyesini mümkün olduğu kadar yükseltmek, orduda bulunan herkesi genel şekilde de olsa, İslâmi uyanıklığı verecek İslâm kültürü ile donatmak gerekir.

MADDE - 64: Her askeri ordugahta muharebe usulüne sahip, tecrübeli, plan çizmeye vakıf ve savaşı yönetmeye ehil yüksek askeri malumata sahip, yeterli miktarda kurmay subay bulundurmak, bunların sayısını imkan nisbetinde umumi şekilde orduda çoğaltmak gerekir.

MADDE - 65: Orduda İslâmi ordu olması sıfatıyla, ödevini yapmasına imkan verecek, silah, cephane, levazım, mühimmat vs. gibi techizatı bulundurmak gerekir.

 

KAZA (YARGI )

 

MADDE - 66: Kaza/yargı, ilzam yolu üzere zoraki bağlayıcı şekilde hükmü bildirmektir. İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkları neticeye bağlar, toplum hukukuna zarar veren şeyleri yasaklar, ister insanlarla yöneticiler veya memurlar arasında olsun, ister halife ile başkası arasında olsun, bütün şahısların arasındaki anlaşmazlıkları sonuçlandırır.

MADDE - 67: Halife, fıkıh ehlinden adil, akil, baliğ, müslim, hür ve erkek olan bir baş kadı tayin eder. İdari nizamnameye göre bu, diğer kadıları tayin, ceza ve görevden alma yetkisine sahiptir. Diğer mahkeme memurları, mahkeme işleri idaresini üzerine alan daire müdürüne bağlıdırlar.

MADDE - 68: Kadılar üç kısımdır:

1- Kadı: Ceza ve muamelat bakımından insanlar arasında olan davalara bakar.

2- Muhtesib: Toplum hakkına zarar veren aykırı hareketlere bakar.

3- Mezalim kadısı: Devletle insanlar arasında vaki olan anlaşmazlığa bakar.

MADDE - 69: Kadılık görevini üstlenen kimsede müslüman, hür, akil, baliğ, adil, fakih ve şeriat hükümlerini olaylara tatbikatta anlayışlı olmak şartları aranır. Mezalim kadılığı görevini üstlenenlerde, bu şartlara ilave olarak erkek ve müçtehid olmak şartları da aranır.

MADDE - 70: Kadı ve muhtesibin, kazada/ yargıda bütün beldelerdeki bütün davalara bakacak şekilde genel olarak tayin edilmesi caizdir. Özel bir mekan ve yargı çeşitlerine göre tayin edilmesi de caizdir. Fakat mezalim kadısı, yargı yönünden ancak genel olarak tayin edilir. Yer cihetinden ise memleketlerin her tarafına tayin edilmesi caiz olduğu gibi herhangi bir yerine tayini de caizdir.

MADDE - 71: Bir mahkemede hüküm verecek yalnız bir kadı bulunur. Bunun yanında bir veya daha fazla kadı bulunabilirse de bunların hüküm verme yetkileri yoktur. Ancak fikir verme ve istişare yetkileri vardır. Karar ve fikirler asıl kadıyı ilzam edemez.

MADDE - 72: Kadı, yalnız kaza/yargı meclisinde hüküm verebilir, delil ve yemin de ancak kaza meclisinde geçerli olur.

MADDE - 73: Davaların çeşitlerine göre mahkemelerin dereceleri değişebilir. Belirli bir sınıra kadar bazı kadıların, belirli davalara tahsis edilmesi mümkündür. Ve bunlardan ayrı olan davalar diğer mahkemelere bırakılabilir.

MADDE - 74: İstinaf, temyiz mahkemeleri yoktur. Bir davadaki hüküm kesinlik bakımından tek derecelidir. Kadı bir hükmü verince hükmü yürürlüğe konur. Mutlak surette diğer bir kadının hükmü onu bozamaz.

MADDE - 75: Muhtesib, hadler ve cinayetler dahil olmamak üzere haklarında davacı bulunmayan kamu hukukuna ait bütün davalara bakan bir kadıdır.

MADDE - 76: Muhtesib, kaza/yargı meclisine lüzum olmaksızın nerede olursa olsun genel düzene aykırı gördüğü bütün hareketlere akabinde hüküm vermek hakkına sahiptir. Hüküm ve emirlerini yerine getirebilmesi için emrine bir miktar polis kuvveti verilir. Ve hükmü derhal yerine getirilir.

MADDE - 77: Muhtesib, kendilerinde muhtesibte aranan şartlar bulunan kimseleri kendisine vekil seçmek ve onları muhtelif yerlere gönderme hakkına sahiptir. Bu vekiller tayin edildikleri mahal ve bölgelerde kendilerine bırakılan davalarda muhtesiblik yapmak yetkisine sahiptirler.

MADDE - 78: İster halifeden ister halife dışındaki yöneticilerden ve memurlardan, tebaadan veya başkasından, devlet otoritesine sahip herhangi bir şahıstan, meydana gelecek zulmü kaldırmak için nasbedilen kadıya Mezalim kadısı denilir.

MADDE - 79: Mezalim kadısı halife veya başkadı tarafından tayin edilir. Fakat onun muhasebesi, cezalandırılması ve azli/görevden alınması halife ya da halife yetki verdiğinde mezalim mahkemesi tarafından olur. Ancak o, halife ya da tevfiz muavini ya da başkadı aleyhine bir mezalim davasına bakarken azledilmesi doğru olmaz.

MADDE - 80: Mezalim mahkemesindeki kadılar bir veya daha fazla sayıyla sınırlandırılmaz. Halife mahkemenin kadı sayısı ne kadar olursa olsun, zulümleri ortadan kaldırmak için ihtiyaç nisbetinde mezalim kadısı tayin eder. Ancak hüküm verilirken bir kadıdan başkasının hüküm verme yetkisi yoktur. Kaza/yargı celsesi sırasında mezalim kadıları, hüküm veren kadıyla bulunabilirler. Fakat istişareden başka bir yetkileri yoktur ve hüküm veren kadı’nın onların fikirleriyle iş yapması mecbur değildir.

MADDE - 81: Mezalim mahkemesi halifeyi görevden almaya yetkili olduğu gibi devlet kademelerindeki her görevli ya da yöneticiyi görevden alma yetkisine de sahiptir.

MADDE - 82: Mezalim mahkemesi, ister devlet teşkilatındaki şahıslarla ilgili olsun, ister halifenin şer&#039;î hükümlere muhalefetiyle alakalı olsun, ister halifenin benimsediği anayasa, kanun ve sair şer’î hükümlerin naslarının anlaşılmasıyla alakalı olsun, ister herhangi bir vergi istemeye ait olsun, isterse bunlardan başka bir şey olsun her çeşit zulüm davasına bakar.

MADDE - 83: Mezalim yargılamasında, yargı meclisi şart olmadığı gibi, davalının çağırılması ve davacının bulunması da şart değildir. Hiç bir kimse davacı olmazsa bile mezalim mahkemesi zulüm davalarına bakmaya yetkilidir.

MADDE - 84: Herkes dava ve müdafaalarında ister erkek olsun, ister kadın olsun, ister müslim olsun, isterse gayri müslim olsun dilediği kimseyi vekil tayin edebilir. Bu hususta vekil ile müvekkil arasında bir fark yoktur. Vekilin ücret alması caizdir ve aralarındaki anlaşmaya göre müvekkilden, ücret alma hakkına sahiptir.

MADDE - 85: Muhtesib, mezalim kadısı, memur, idareci ve halife gibi kamu işlerinde bulunanlarla, veli ve vasi gibi özel yetkili bulunanlar, yalnız vasi, veli veyahut halife, yönetici, memur ve mezalim kadısı veya muhtesib olması itibarı ile dava ve müdafaa hususundaki yetkilerinde, yerlerine vekil bulma hakkına sahiptir. Bu hususta davacı ile davalı arasında fark yoktur.

 

VALİLER

 

MADDE - 86: Devletin yönettiği memleketler “vilayet” ismini alan kısımlara bölünür. Her bir vilayet “amillik” adında kısımlara ayrılır. Vilayet idaresini üzerine alana Vali veya Emir, Amillik idaresine atanana da Amil veya hakim adı verilir.

MADDE - 87: Valiler, halife tarafından, amiller ise halife ve kendilerine yetki verildiği takdirde valiler tarafından tayin edilirler. Muavinliklerdeki şartların valilik ve amilliklerde de bulunması şarttır. Erkek, Hür, Müslüman, Akil, Baliğ ve Fasık değil adaletli olmaları ve tayin edilmiş oldukları idarede ehil olmaları şarttır. Takva ehli ve kuvvetli kimselerden seçilirler.

MADDE - 88: Vali, halifenin naibi olarak vilayetinde, yönetim ve devlet dairelerindeki idari işleri denetim yetkilerine sahiptir. Böylece tefviz muavininin devletteki bütün salahiyetlerine vali de kendi vilayetinde sahiptir. Ordu, kaza/yargı ve maliyeden başka emirliği ile ilgili olan bütün işlere bakma, vilayet ahalisi üzerine emirlik yapma hakkı vardır. Ancak polis idare bakımından değil de faaliyeti bakımından onun emrindedir.

MADDE - 89: Vali, emirliğinin gereğince ifa ettiği şeyleri halifeye bildirmeye mecbur değildir. Bu hususta ihtiyarına bağlıdır. Yeni bir fikre ve müzakereye muhtaç olan herhangi bir mesele ortaya çıkarsa onu halifeye bildirir. Aldığı emre göre hareket eder. Eğer emri beklemenin işin bozulmasına neden olacağından çekinirse bu takdirde bu işi yapar ve onu daha önce arz edemeyiş sebeplerini mecburi olarak halifeye bildirir.

MADDE - 90: Her vilayette vilayet halkından seçilmiş bir meclis bulunur. Ve bu meclisin başkanı validir. Bu meclisin, yönetim işlerinde değil, idari işlerde görüş verme yetkisi vardır. Ve bu görüş valiyi bağlamaz.

MADDE - 91: Valilik mevkiinde bir şahsın uzun müddet bulunması uygun değildir. Bu itibarla bir valinin kendi vilayetinde kökleşmesi veya tehlike ve fitne doğurabilecek kadar halkın kendisine bağlanmış bulunması görülünce görevden alınır.

MADDE - 92: Vali, bir vilayetten diğer bir vilayete nakil edilemez, fakat görevden alınır ve yeniden tayin edilir. Çünkü tayin edildiği yer sınırlı ve gözetmesi geneldir.

MADDE - 93: Halifenin gördüğü lüzum üzerine ya da sebepli veya sebepsiz yere ümmet meclisi validen hoşnutsuzluk gösterince veyahut vilayetin çoğunluğu kızgınlık gösterince vali azlolunur. Azli ancak halife tarafından yapılır.

MADDE - 94: Valilerin işlerini kontrol etmek, onları, şiddetle murakebe etmek, hallerini açıklayacak, teftişlerini yapacak müfettişler tayin etmek ve onları veya bir kısmını bazı vakitlerde toplantıya çağırmak, tebaanın valilerden şikayetlerini dinlemek halifeye vaciptir.

 

İDARİ TEŞKİLAT

 

MADDE - 95: Devletin işlerini ve insanların maslahatlarını idare işi, maslahatgüzarlıklar, daireler ve müdürlükler tarafından yürütülür. Bunlar devletin işlerini ve insanların maslahatlarını yerine getirmek için çalışırlar.

MADDE - 96: Maslahatgüzarlıkların, dairelerin ve müdürlüklerin siyaseti, uygulamada basitlik ve kolaylık, işleri yerine getirmede çabukluk, işleri idare etmede işi üstlenecek kimselerin ehil olması esasları üzerinde kaimdir.

MADDE - 97: Tebaadan olup ehliyet kesbeden herkes, erkek olsun, kadın olsun, müslim olsun veya gayri müslim olsun maslahatgüzar veya daire müdürü tayin edilebileceği gibi hu dairelerde memur olarak da tayin edilebilir.

MADDE - 98: Her maslahatgüzarlık için bir genel müdür, her daire ve her müdürlük işlerini yürütecek birer müdür tayin edilir. Bu müdürler işlerden direkt olarak sorumludurlar. Bu müdürler işleri yerine getirme hususunda maslahatgüzarlık genel müdürleri veya daire müdürleri ve müdürlük başkanları karşısında sorumlu olurlar. Fakat hükümlere ve genel nizamlara bağlanma hususunda vali ve amil karşısında sorumlu olurlar.

MADDE - 99: Bütün nıaslahatgüzarlıklar, daire ve müdürlüklerdeki müdürler, ancak idari düzenlerin gerektirdiği sebepten dolayı azledilirler. İşlerinden başka bir işe nakledilebilirler, yine bu işte durdurulabilirler. Bunların tayini, nakli, durdurulmaları, terbiye ve cezalandırılmaları ve azli bulundukları maslahatgüzarlıkların genel müdürlüklerini veya dairelerini ya da müdürlüklerini yürütenler tarafından gerçekleştirilir.

MADDE - 100: Müdür olmayan memurların tayini, nakli, durdurulmaları, terbiye ve cezalandırılmaları ve azli bulundukları maslahatgüzarlıkların genel müdürleri veya dairelerini ya da müdürlüklerini yürüten kimseler tarafından gerçekleştirilir.

 

ÜMMET MECLİSİ

 

MADDE - 101: Görüşleriyle müslümanları temsil eden, halifenin başvuracağı şahıslara Ümmet Meclisi denir. İslâm hükümlerinin kötü uygulanmasını veya yöneticilerin zulmünü şikayet için gayri müslimler de Ümmet Meclisine üye olabilirler.

MADDE - 102: Ümmet Meclisi seçimle oluşur.

MADDE - 103: Hilâfet Devleti’nin tabiiyetini taşıyan herkes, erkek olsun, kadın olsun, müslüman olsun, gayri müslim olsun, akil ve baliğ olunca Ümmet Meclisine üye olmak hakkına sahiptir. Şu var ki gayri müslimlerin ümmet meclisindeki üyeliği, İslâm’ın kötü tatbik edilmesi yahut yöneticilerin zulmüne ait şikayetleri göstermekle sınırlıdır.

MADDE - 104: Şura, mutlak şekilde görüş almaktır. Meşveret ise, bağlayıcı görüş almaktır. Teşr&#039;i (şer’î hükmü çıkartma ve benimseme işi), tarif, gerçekleri ortaya çıkartma gibi fikri hususlar, fenni ve ilmi hususlar meşveretten değildir. Fakat bunlardan başka hususlar meşveret konusuna girer.

MADDE - 105: Şura, sadece müslümanların hakkıdır. Bu sahada gayri müslimlerin hakkı yoktur. Fakat fıkir belirtmek nıüslim ve gayri müslim tebadan herkes için caizdir.

MADDE - 106: Şura konusuna giren ve meşveret türünden olan meseleler çoğunluk yöntemiyle kabul edilir. Fakat verilen kararın yanlış veya doğru oluşuna bakılmaz. Şura konusuna giren fakat meşveretten olmayan diğer hususlarda, çoğunluğa veya azınlığa bakmaksızın doğruluk aranır.

MADDE - 107: Ümmet Meclisinin şu dört yetkisi vardır:

Birincisi: a-) İç işlerinde meşveret kelimesinin intibak ettiği mefhum içine girecek her şeyde Ümmet Meclisinin görüşünü almak gerekir. Şöyle ki; yönetim, öğretim, sağlık, iktisadi ve bunlara benzer işlerde görüş alınır. Bu hususlardaki meclisin görüşü bağlayıcıdır. Meşveret kelimesinin intibak ettiği mefhum dışında kalacak şeylerde de Ümmet Meclisinin görüşünü almak gereklidir. Fakat, ordu dış siyaset ve maliyede Ümmet Meclisin görüşünü almak gerekmez.

b-) Dahili, harici, mali, askeri, bilfiil devlette meydana gelen bütün işlerde hesap sormak, Ümmet Meclisinin hakkıdır ve aldığı karar şeriata aykırı olmadıkça uyulması mecburidir. Şeriat cihetinde Ümmet Meclisiyle yöneticiler bir iş hakkında ihtilafa düşerlerse Mezalim mahkemesine başvurulur.

İkincisi: Ümmet Meclisi valilerle muavinler için hoşnutsuzluk göstermek hakkına sahiptir. Aynı zamanda bu hususta görüşü bağlayıcıdır. Halife derhal onları görevden almak mecburiyetindedir.

Üçüncüsü: Halife, anayasa ve kanunlarla ilgili olarak benimsemek istediği hükümleri Ümmet Meclisine gösterir. Bu meclisteki müslüman üyeler bu hükümleri tartışıp görüş bildirmek hakkına sahiptirler. Bu husustaki görüşleri halifeyi bağlayıcı değildir.

Dördüncüsü: Halifelik için adayların sayısını sınırlandırma hakkı, Ümmet Meclisindeki üyelerden yalnız müslümanlara aittir. Bu husuta görüşleri bağlayıcıdır. Onların gösterdiklerinden başkası aday kabul edilmez.

 

İÇTİMAİ NİZAM

 

MADDE - 108: Kadında asıl olan anne ve evin terbiyecisi olmaktır. Kadın korunması gereken bir namustur.

MADDE - 109: Asıl olan, kadınların erkeklerden ayrılmasıdır. Alış veriş gibi şeriatın müsaade ettiği ihtiyaçlar veya hac gibi kendisi için müsaade edilmiş toplantılar haricinde kadınlar erkekler ile bir arada bulunmazlar.

MADDE - 110: Erkeklere verilen haklar kadınlara da verilir. Erkeklere yüklenen yükümlülük kadınlara da yüklenir. Ancak İslâmiyetin kadın ve erkeklere şer’î delillerle tahsis ettiği haklar müstesnadır. Kadın da ticaret, ziraat ve sanayi işlerine katılmak muamelat ve akitlerde bulunmak hakkına sahiptir. Her nevi mülke sahip olur. Kendi başına veya başkasıyla malını çoğaltabilir. Hayat işlerinin hepsine bizzat katılabilir.

MADDE - 111: Kadın, devlet memurluğuna tayin edilir. Ümmet Meclisine üye seçmesi ve bu meclise kendisinin üye seçilmesi halife seçimine katılması ve ona biat etmesi caizdir.

MADDE - 112: Kadın, yönetici yetkisine sahip değildir. Halife olamaz. Vali ve amil olamaz. Yönetimden sayılan herhangi bir işi de üstlenemez.

MADDE - 113: Kadın, genel ve özel hayatta yaşar. Genel hayatta açık saçık olmamak yalnız el ve yüzü görünmek şartıyla, kadınlarla, mahrem erkeklerle ve yabancı erkeklerle bir arada bulunabilir. Özel hayatta ise ancak kadınlarla ve mahremleriyle bir arada bulunabilir. Fakat yabancı erkeklerle bir arada bulunamaz. Her iki halde de kadın bütün şer’î hükümlere bağlıdır.

MADDE - 114: Mahrem olmayanlarla halvet (yabancı erkeklerle baş başa olması) men edilir. Yabancıların önünde teberrüc etmesi haram olan ziynetlerini göstermesi ve avret mahallerini açığa vurması yasaktır.

MADDE - 115: Kadın ve erkeğin ahlak açısından tehlikeli, toplumu ifsad edici herhangi biri işte çalışmaları men edilir.

MADDE - 116: Evlilik hayatı itminan/huzur hayatıdır. Karı ve kocanın yaşayışı dostluk yaşayışıdır. Erkeğin kadın üzerindeki otoritesi gözetme otoritesidir. İktidar otoritesi değildir. Kocaya itaat kadın üzerine farzdır. Yaşadığı çevreye göre kadının nafakasını temin etmek de erkeğe farzdır.

MADDE - 117: Ev işlerini karı koca tam bir yardımlaşma ile idare ederler, erkek ev haricinde olan bütün işlere bakar. Kadın da gücü yettiği kadar ev içindeki işlerini yapar. Kadının yapamayacağı işleri karşılayabilecek kadar hizmetçi bulundurmak erkeğin borcudur.

MADDE - 118: Çocuğa bakmak kadının borcudur ve onun hakkıdır. Çocuk bakıma muhtaç olduğu müddetçe kadın ister müslüman olsun ister gayri müslim olsun, aynı mecburiyetle bakma hakkına sahiptir. Çocuk kadının bakımına ihtiyaç göstermeyecek çağa gelince, vaziyete bakılır; veli ve çocuğa bakan kadından her ikisi de müslüman ise, çocuk istediği kimse ile oturmakta serbest bırakılır. Ve çocuk ister kadın olsun ister erkek olsun seçtiği kişiye verilir. Çocuğun erkek veya kız oluşunda bir fark yoktur. Fakat ikisinden biri yani çocuğa bakanla veliden herhangi biri gayri müslim ise çocuğa tercih hakkı bırakılmaz, ancak bunlar içinde müslüman olana verilir.

 

İKTİSADİ NİZAM

 

MADDE - 119: İktisadi siyaset, toplumun ihtiyaçlarını doyurma açısından bakıldığı zaman, toplumun üzerinde olması gereken duruma bakmaktır. Toplumun üzerinde bulunması gereken durum, ihtiyaçları karşılamak için esas olarak ele alınır.

MADDE - 120: İktisadi problem, malları ve menfaatleri tebaanın bütün fertlerine dağıtmak, mülk sahibi olmak ve çalışmak imkanını vererek onları mallardan faydalanmaya muktedir kılmaktır.

MADDE - 121: Fert fert bütün fertlerin bütün temel ihtiyaçlarının tam bir şekilde karşılanmasını garanti etmek gerekir. Her ferde, temel ihtiyaçlarından başka lüks ihtiyaçlarını mümkün mertebe en yüksek bir seviyede karşılamasına imkan vermek gereklidir.

MADDE - 122: Mal, yalnız Allah&#039;ındır; insanı yerine vekil bırakmış ve bu suretle insanın mülkiyet hakkı olmuştur. Mal edinme iznini veren de Allah&#039;tır, bu özel izinle de onun fiili mülkiyeti meydana gelmiştir.

MADDE - 123: Mülkiyet üç çeşittir.

Ferdi Mülkiyet

Kamu Mülkiyeti

3- Devlet Mülkiyeti

MADDE - 124: Ferdi mülkiyet, nisbet edildiği kimseye bir şeyden faydalanmak ve onun mukabilinde karşılık almak imkanını veren mal ve menfaatle takdir edilmiş şer’î bir hükümdür.

MADDE - 125: Kamu mülkiyeti, Şari&#039;in topluma mallardan müşterek faydalanma iznini vermesinden ibarettir.

MADDE - 126: Tasarrufu, halifenin reyine ve içtihadına bağlı olan her mal, devlet mülkiyetindedir. Mesela, vergi malları, haraç ve cizye gibi.

MADDF - 127: Menkul ve gayrı menkul malda ferdi mülkiyet beş şer’î sebeple oluşur.

Çalışma

Veraset

Yaşamak için mala ihtiyaç

Devletin malından tebaaya vermesi

E-Fertlerin mal mukabilinde olmadan veya gayret sarfetmeden aldıkları mallar.

MADDE - 128: İster infak tasarrufuna ait olsun, ister mülkün arttırılması tasarrufuna ait olsun, mülkiyetteki tasarruf, şeriat koyucunun iznine bağlıdır. İsraf, zevke düşkünlük, cimrilik yasaklanır. Kapitalist şirketler, kooperatifler, kumar, faiz, fahiş fiyatla mal satımı, ihtikar (stokculuk) ve benzeri şer’î ahkama muhalif şeyler yasaklanır.

MADDE - 129: Öşri arazi, üzerinde yaşayan ahalisinin İslamiyeti kabul ettiği arazi ile Arap Yarımadası arazisidir. Haraci arazi ise, Arap Yarımadasından başka harp ve sulh suretiyle fethedilen yerlerdir. Ferdler öşri arazinin menfaatine ve aslına sahip olurlar. Haraci arazinin aslı ise devletindir. Fertler onun ancak menfaatine sahip olurlar. Şer’î sözleşmelerle herkes öşri ve haraci arazinin menfaatlerini mübadele hakkına sahiptir. Ve bu mallar da diğer mallarda olduğu gibi miras olunur.

MADDE - 130: İşlenmemiş sahipsiz araziye, faydalanılır hale getirmek ve çevrelemek suretiyle sahip olunur. Fakat işlenmemiş sahipsiz araziden başkasına (yani diğer araziler) ancak satış, miras ve devlet tarafından dağıtılması gibi şer’î sebepler ile sahip olunur.

MADDE - 131: İster öşri arazi olsun, ister haraci arazi olsun ziraat için, gerek para ile gerek mahsulün bir kısmı ile icara (kiraya) vermek kesinlikle yasaklanır. Fakat musakat (ağaçların kiraya verilmesi) mutlaka caizdir.

MADDE - 132: Araziye sahip olan herkes o araziyi işletmeye zorlanır. Devlet hazinesinden muhtaç olanlara arazisini işletmesini mümkün kılacak kadar yardım verilir. Çalıştırmadan üç sene araziyi boş bırakan kimseden o arazi alınarak başkasına verilir.

MADDE - 133: Kamu mülkiyeti şu üç şeyde gerçekleşir:

A- Şehir meydanları gibi toplumun yararlandığı her yer

B- Petrol yatakları gibi tükenmez madenler

C- Nehirler gibi tabiatı gereği fertlere ait olması mümkün olmayan şeyler.

MADDE - 134: Fabrika esas itibariyle ferdi mülklerdendir. Ancak fabrika ürettiği maddenin hükmünü alır. Eğer madde, ferdi mülklerden ise, o fabrika ferdi bir mülk olur. Mesela, dokuma fabrikaları gibi. Eğer madde, kamu mülklerinden ise o fabrika da kamu mülkü olur. Mesela, demir çıkarma fabrikaları gibi.

MADDE - 135: Devletin ferdi mülkiyeti kamu mülkiyetine çevirmesi caiz değildir. Çünkü kamu mülkiyeti, malın tabiat ve niteliğinde sabittir, devletin görüşüne bağlı değildir.

MADDE - 136: Kamu mülkiyeti sahasına giren her şeyden faydalanmak her ferdin hakkıdır. Devletin uyruğundan birine izin vermek ve diğerlerine vermemek sureti ile kamu mülkiyetinden belirli bir zümreye mülk vermesi ve faydalandırması caiz değildir.

MADDE - 137: Devlet, tebaanın menfaati için gördüğü bir lüzum üzere kamu mülkiyetine giren ve işlenmemiş sahipsiz bir araziyi koru haline getirebilir.

MADDE - 138: Zekatı verilse bile malın yığılıp saklanması yasaklanır.

MADDE - 139: Zekat, müslümanlardan tahsil olunur. Ve şeriatın alınmasını tayin ettiği nakit, ticaret eşyası, hayvanlar, hububat gibi mallardan alınır. Şeriatın zikretmediği mallardan alınmaz. Zekat ister akil, baliğ gibi yükümlü olsun, isterse çocuk ve deli gibi yükümlü olmasın, her mal sahibinden alınır. Ve hazinede özel bir bölüme konur ve ancak Kur&#039;an-ı Kerim&#039;de zikredilen sekiz sınıftan birine veya bir çoğuna harcanır.

MADDE - 140: Zımmilerden cizye tahsil edilir. Ve tahammül edecek baliğ erkeklerden alınır. Kadınlarla çocuklardan alınmaz.

MADDE - 141: Gücü yettiğince haraci araziden haraç alınır. Öşri araziden ise bilfiil çıkan mahsulün zekatı alınır.

MADDE - 142: Müslümanlardan, Beyt-ül Mal (hazine) masraflarını kapatmak için şeriatın caiz gördüğü vergiler alınır. Şu şartla ki, örfen sahibine bırakılması gereken ihtiyaçlardan fazla bulunan kısımlardan alınmalıdır. Ve burada vergilerin devlet ihtiyaçlarını giderme yeterliliğine uyulmalıdır. Hiçbir surette gayri müslimlerden vergi alınmaz. Onlardan cizyeden başka hiçbir mal tahsil edilmez.

MADDE - 143: Şeriatın ümmete yapmasını vacip kıldığı bütün işleri yerine getirmek için Beyt-ül Malda mal yoksa, bu vacip ümmete intikal eder. Bu takdirde ümmete vergi koymak suretiyle işleri imkan dahilinde yoluna sokmak devletin hakkıdır. Şeriatın ümmete vacip kılmadığı; mahkeme, daire veya herhangi bir iş için konan resmi harçlar gibi şeylerden dolayı devletin vergi alması caiz değildir.

MADDE - 144: Devlet bütçesi için şer’î hükümlerin tespit ettiği daimi bölümler vardır. Fakat her bölümün içerdiği tutar, bütçe kısımları ve her kısımdaki tutara ait işler halifenin görüş ve içtihadına bağlıdır.

MADDE - 145: Daimi Beyt-ül Mal gelirleri, kafirlerden savaşsız elde edilen bütün ganimetler, cizye, haraç, kıymetli malların beşte biri ve zekattır. İhtiyaç olsun veya olmasın bu mallar devamlı olarak alınır.

MADDE - 146: Beyt-ül Malın daimi gelirleri devlet harcamalarına yeterli gelmediği zaman, devlet müslümanlardan vergiler tahsil edebilir ve aşağıdaki sebepler karşısında vergileri tahsil yoluna gitmesi gerekir:

A- Fakirlere, yoksullara, parasız yolda kalanlara yardım ve cihad farzını yerine getirmek için Beyt-ül Mal&#039;e gereken harcamaları kapatmak maksadıyla.

B- Bedel olarak Beyt-ül Mal tarafindan ödenmesi gereken harcamaların karşılanması için; memurların maaşı, ordunun yiyecek ve içeceği ve yöneticilere sadece devlet yönetimiyle uğraşmaları için verilen para veya maldır.

C- Beyt-ül Mala gereken esas ve ikinci derecedeki ihtiyaçları karşılıksız olarak kapamak için. Mesela, yollar yapmak, sular çıkarmak, camiler, okullar ve hastaneler yapmak gibi.

D- Zaruret halinde Beyt-ül Mal&#039;e gereken giderleri karşılamak için. Mesela, açlık, tufan, deprem gibi olayların idare edilenlerin başına aniden gelmesi gibi…

MADDE - 147: Mirasçısı bulunmayandan kalan mallar, devlet veya kamu mülkiyetinden üreyen mallar ve devletin sınır kapılarından alınan gümrükler Beyt-ül Malın gelirlerindendir.

MADDE - 148: Beyt-ül Mal masrafları şu altı gruba ayrılır:

A- Zekatı hakkeden sekiz sınıfa, zekat bölümünden harcanır. Şayet bu bölümde mal yoksa bunlara hiçbir şey verilmez.

B- Zekat malları bölümünde mal bulunmadığı takdirde, fakirlere, parasız yolda kalanlara, cihada ve borçlulara para, hazine daimi gelirlerinden ödenir. Burada da yoksa borçlulara bir şey ödenmez. Fakat fakirlere, yoksullara, parasız yolda kalanlara, cihad için yapılacak masrafı kapamak üzere vergiler tahsil olunur ve fesad korkusu halinde bu giderler için ödünç mal alınır.

C- Askerler, yöneticiler, memurlar gibi devlet hizmetini yerine getirenlere hazineden para ödenir. Hazine malı yeterli olmazsa bu giderleri karşılamak için hemen vergiler tahsil edilir ve fesad korkusu halinde de bu işler için ödünç alınır.

D- Okul, yol, cami, hastane gibi temel işler ve maslahatlar için harcamak ve masrafları karşılamak için Beyt-ül Maldan para alınır. Beyt-ül Maldaki yeterli olmazsa giderleri kapamak için hemen vergi tahsil edilir.

E- İnsanlar için yapılacak lüks tesisler, işler ve maslahatlara Beyt-ül Maldan harcanır. Bu lüks tesisler, işler ve maslahatlar için Beyt-ül Malda yeterli para bulunmazsa para harcanmaz ve ertelenir.

F- Deprem ve tufan gibi doğal felaketler için Beyt-ül Maldan harcanır. Mal yoksa hemen bunlar için ödünç alınır, sonra toplanan vergilerden bu borç kapatılır.

MADDE - 149: Devlet, uyruğundan olan herkes için iş bulmayı garanti eder.

MADDE - 150: Fertler ve şirketlerde görevli olanlar, bütün hak ve yükümlülükler hususunda devlet katında görevli bulunanlar gibidir. Ücretle çalışan herkes, işi ne olursa olsun ve çalışan kim olursa olsun görevli kimse sayılır.

MADDE - 151: Ücretin işten sağlanacak faydaya veya işçinin sağlayacağı çıkara göre takdir edilmesi uygundur. Ücretlilerin bilgisine veya ilmi diplomasına göre ücret takdir edilmez. Görevliler için dereceler yoktur. Ancak kendilerine hakkı olan ücret verilir. Yapılan anlaşma ister işin menfaati üzerine yapılsın, isterse işçinin sağlayacağı çıkar üzerine yapılsın hiçbir fark yoktur.

MADDE - 152: Devlet, üzerine nafakasını temin etmek vacip olan, kimsesi bulunmayan, işsiz veya malsız şahısların nafakasını garanti eder. Sakat ve hastaların barındırılmasını üzerine alır.

MADDE - 153: Devlet, uyruğu arasında malın dağıtılmasına çalışır ve belirli bir sınıf arasında dağılımına engel olur.

MADDE - 154: Devlet, uyruğundan her ferdin ikinci dereceden ihtiyaçlarını karşılayabilecek imkanlar vermeyi ve toplumda dengenin meydana getirilmesini şöyle sağlar:

A- Devletin, Beyt-ül Malda sahip olduğu menkul ve gayri menkul mallarla, kafırlerden savaşmadan elde edilen ganimetler ve buna benzer şeyleri verir.

B- Yeterli miktarda arazisi bulunmayanlara verimli olan devlet arazisinden verir. Arazisi olup da çalıştırmayanlara vermez. Ziraata gücü olup da elinde imkan olmayanlara ziraat yapabilmeleri için mal verir.

C- Zekat, kafirlerden savaşsız elde edilen ganimetler ve benzeri şeylerle borçlarını kapatır.

D- İkinci derecedeki ihtiyaçları karşılar ve dengeyi temin etmek için lüzumlu gördüğü takdirde muhtaçlara ve muhtaç olmayanlara kamu mülkiyeti mallarından verir.

MADDE - 155: Arazinin üretimini en üst seviyeye ulaştırmak üzere arazinin işletilmesini gerçekleştirecek zirai politika gereğince de devlet ziraat işlerini ve ziraat mahsullerini denetler.

MADDE - 156: Devlet, bütün sanayi işlerini denetler ve kamu mülkiyetine giren sanayii direkt olarak işletir.

MADDE - 157: Dış ticaret, malın kaynağı bakımından değil, tacirin uyruğu yönüyle değerlendirilir. Memleketlerimizle savaş halindeki devletlerin tüccarları ticaret yapmaktan men edilir. Ancak mal veya tacire has bir izinle istisna yapılabilir. Devletleriyle anlaşma yapılan tüccarlar aramızdaki anlaşma gereğince muameleye tabidirler. Devlet uyruğundaki tacirler, stratejik maddeleri ve memleketlerimizin muhtaç olduğu şeyleri ve düşmanları askeri, ekonomik ve sanayi yönünden güçlendirecek maddeleri ihraç etmekten men edilirler. Fakat sahip oldukları herhangi malı ithal etmekten men edilmezler. İsrail gibi bizimle ehli arasında fiili harb bulunan ülkeler bu hükümlerden istisna edilebilir. Çünkü onlar fiili harb ehli hükmünü alırlar. Bu da ticari olsun olmasın bütün ilişkilere yansır.

MADDE - 158: Her türlü hayati olaylara karşılık gelen ilmi laboratuarlar kurmak bütün vatandaşlarının hakkıdır. Bu gibi laboratuarları yapmak devlete düşen bir vaciptir.

MADDE - 159: Fertler, şeriatın haram kıldığı, ümmet ve devlete kati surette zarar veren maddeleri imal eden laboratuarlara sahip olmaktan men edilirler.

MADDE - 160: Bütün sağlık hizmetlerini devlet, herkes için ücretsiz temin eder. Fakat ücretle doktor tutmak ve ilaç satmak kimseye yasaklanmaz.

MADDE - 161: Herhangi bir yabancıya imtiyazlar men edildiği gibi memlekette yabancı malların çalıştırılıp kötüye kullanmalarına da engel olunur.

MADDE - 162: Devlet, kendisine ait özel para çıkartır ve bu para hiç bir yabancı paraya bağlanmaz.

MADDE - 163: Devletin parası sikkeli veya sikkesiz altın ve gümüştür. Bunlardan başka nakit bedel olarak devletin başka bir şey çıkarması caiz değildir. Devlet kendi adıyla bakır, bronz, kağıt veya bunlardan başka para çıkarabilir. Ancak altın ve gümüşten bunlara eşit miktarın hazinede bulunması şarttır.

MADDE - 164: Kendi parası arasında değişim caiz olduğu gibi devlet parasıyla diğer memleketlerin parasını değiştirmek de aynı şekilde caizdir. Paralar ayrı ayrı cinsten olduğu ve bir gecikme olmaksızın el değiştirdiği takdirde iki para arasındaki değişimde tafazül (birinin fazla olması) caizdir. Para cinsleri muhtelif oldukça kayıtsız olarak değişim fiyatını değiştirmeye ve vatandaştan her ferdin dışardan ve içerden istediği parayı izinsiz olarak satın almasına izin verilir.

 

ÖĞRETİM SİYASETİ

 

MADDE - 165: Öğretimde izlenecek programın esasının İslâm akidesi olması icabeder. Derslerin içeriği ve tedrisatın usulü de öğretimde bu esastan ayrılmamak üzere konulur.

MADDE - 166: Öğretim siyaseti, İslâmi zihniyeti ve İslâmi nefsiyeti oluşturmaktan ibarettir. Bütün öğretimin içeriği bu siyaset üzerine kurulur.

MADDE - 167: Öğretimden amaç, fertte İslâmi şahsiyeti oluşturmak ve hayat olaylarıyla alakalı genel ilim ve bilgiler ile insanları yetiştirmektir. Öğretim metodları, bu amacı gerçekleştirecek şekilde kurulur ve bu amacın tersine, hilafına sevk eden her metod men edilir.

MADDE - 168: İslâm ve Arapça ilimleri için haftada verilecek dersler sayı ve zaman bakımından diğer ilimler için verilecek dersler gibi olmalıdır.

MADDE - 169: Öğretimde tecrübi ilimler ve buna bağlı matematik gibi ilimlerle kültürel bilgiler birbirlerinden ayırt edilmelidir. Tecrübi ilimlerle bunlara bağlı olanlar ihtiyaca göre ve herhangi bir öğretim merhalesi ile sınırlandırılmadan öğretilir, fakat kültürel bilgiler, İslâm hüküm ve fikirlerine aykırı olmayacak şekilde ilk ve orta öğretime ayrılan iki aşamada verilir. Yüksek öğretimde ise, öğretimin gaye ve siyasetinden uzaklaşmamak şartıyla, kültürel bilimler de tecrübi ilimler gibi öğretilir.

MADDE - 170: Bütün öğretim kademelerinde İslâmi kültür öğretimi icab eder. Yüksek öğretimde ise, tıp, mühendislik, fiziki ilimler ve bunlara benzer bilgiler için özel bölümler ayrıldığı gibi çeşitli İslâmi ilimler için de ayrı ayrı bölümler açılır.

MADDE - 171: Ticari, zirai, denizcilik fenleri gibi fen ve sanatlar da bir bakıma ilme tabidirler ve kayıtsız şartsız kabul edilirler. Fakat bu fen ve sanatlar heykeltıraşlık ve resimde olduğu gibi belli bir görüşün tesirinde bulunur ve bu görüş de İslâm’ın görüşüne aykırı olursa, hadarat&#039;a tabidir ve kabul edilmezler.

MADDE - 172: Öğretim programı tek olur. Devlet programından başka bir programa izin verilmez. Devlet programına bağlı eğitim usulüne uygun ve öğretim siyasetini ve amacını gerçekleştirici olduğu ve yabancı olmadığı takdirde özel okulların açılması yasaklanmaz. Ancak hem öğrenciler hem de öğretmenlerin kadın erkek karışmaması şarttır. Ayrıca okul bir zümreye ya da dine, mezhebe ya da kavim veya ırka has olmamalıdır.

MADDE - 173: Hayat sahasında insana öğrenmesi lazım gelen şeylerin, erkek, kadın herkes için ilk ve orta öğretimde karşılanması devlete farzdır. Devlet bunu ücretsiz yapar. Gücünün yettiği kadar da yüksek öğretim imkanlarını herkese ücretsiz olarak sağlar.

MADDE - 174: Devlet, kütüphaneler, laboratuarlar ve diğer bilgi vasıtalarını üniversite ve okulların dışında hazırlar ki fıkıh, usul-ü fıkıh, hadis, tefsir, tıp, mühendislik, kimya, icad ve keşiften ibaret çeşitli dallardaki araştırmaları devam ettirmek isteyenler imkan kazanmış olsun. Ta ki ümmet içinde bir çok icad edici, kaşif ve müçtehid bulunmuş olsun.

MADDE - 175: Bütün merhalelerde öğretim için olan telifatın (yazıların) kötüye kullanılması yasaktır. Bir kimse ister yazar olsun, ister olmasın, kitap basıp yayınlayınca basma ve yayma hakkı kendisinde saklı değildir. Fakat basılmamış ve yayılmamış kendine has fikirler olursa insanlara veriş ücreti alabilir. Aynen öğretmekten ücret aldığı gibi.

 

DIŞ SİYASET

 

MADDE - 176: Siyaset, Ümmetin iç ve dış işlerini gütmektir. Ve bu, devlet ile Ümmet tarafından yapılır. Devlet bu işi bilfiil yapar, ümmet ise bu devletin davranışını muhasebe eder.

MADDE - 177: Herhangi bir fert, parti, topluluk, kuruluş ve cemaatin hiçbir şekilde yabancı herhangi bir devletle ilişkisi olmaz. Devletlerle ilişki yalnızca İslâm Devleti tarafından kurulabilir. Zira fiili olarak Ümmetin işlerini yürütme hakkı yalnızca devlete aittir. Ümmet ve kuruluşlar, bu dış ilişkiden dolayı devleti muhasebe etmelidirler.

MADDE - 178: Gaye vasıtayı meşru kılmaz. Çünkü metod düşünce cinsindendir. Haram yolu ile vacib veya mubaha ulaşılmaz. Siyasi araçlar siyasi metoda aykırı olamaz.

MADDE - 179: Dış siyasette siyasi manevralar zaruridir. Siyasi manevralardaki kuvvet, iş ve hareketleri göstermek ve hedefleri gizlemekte toplanır.

MADDE - 180: Devletlerin işlediği cinayetleri ortaya çıkarmak, kaypak siyasetlerinin tehlikesini açığa çıkarmak, kötü ve gizli tertiplerini göstermek ve saptırıcı şahsiyetlerin maskelerini düşürmekte cesaret göstermek, en önemli siyasi üsluplardandır.

MADDE - 181: Fertlerin, ümmetlerin ve devletlerin işlerini başarmak hususunda, İslâmi fikirlerin büyüklüğünü göstermek, siyasi metodların en azametlisi sayılır.

MADDE - 182: Ümmetin siyasi meselesi, devletin şahsiyetinin kuvvetinde, devletin İslâm hükümlerini güzel tatbikinde ve devamlı olarak dünyaya yaymasında ifadesini bulan İslâm’dır.

MADDE - 183: İslâm davetinin yüklenilmesi, etrafında dış siyasetin dolaştığı bir eksendir. Ve devletin bütün devletlerle olan ilişkileri İslâm davetini yüklenme esasına göre kurulur.

MADDE - 184: Devletin, dünyada mevcut diğer devletlerle olan ilişkileri şu dört temel üzerine kuruludur:

A- İslâm dünyasındaki mevcut devletler bir memleket olarak kabul edilir. Dış ilişkiler içine girmez ve onlarla olan ilişki dış siyasetten sayılmaz. Hepsini tek bir devlet halinde birleştirmek için çalışmak gerekir.

B- Kendileriyle aramızda ekonomik, ticari, iyi komşuluk ya da kültür anlaşması bulunan devletlerle, anlaşma hükümlerine göre ilişkiye girilir. Antlaşmalarda açıklık varsa, pasaportlara lüzum kalmadan yabancı uyrukluların sadece kimlikle memleketlerimize girmeye hakkı vardır. Fakat bu işin karşılıklı olması şarttır. Onlarla ekonomik veya ticari ilişkilerin sınırları belli bir şekilde ve onların kuvvetlenmesine sebep olmayacak zaruri şeylerde olması lazımdır.

C- Kendileriyle aramızda anlaşma bulunmayan devletler; İngiltere, Amerika ve Fransa gibi bilfiil sömürgeci devletlerle, Rusya gibi memleketlerimize göz diken devletler, hükmen savaş halindeki devletler sayılırlar. Onlara karşı her türlü emniyet tedbirleri alınır. Onlarla herhangi bir diplomatik ilişki kurulmaz. Bu gibi devletlerin vatandaşı olan kişiler, memleketlerimize ancak her ferd için bir pasaport ve her sefer için özel vize almak suretiyle girebilirler.

D- İsrail gibi fiilen savaş halinde olan devletlerle bütün ilişkilerde savaş halini esas tutmamız icab eder. Aramızda savaş olsun veya olmasın onlarla fiilen savaş varmış gibi davranılır. Onların bütün vatandaşlarının memleketimize girmesi yasaklanır.

MADDE - 185: Askeri ve bu cinsten olan anlaşmalar ve buna bağlı olan üs ve hava alanlarının, kira sözleşmeleri ve siyasi anlaşmalar kesinlikle haramdır. İyi komşuluk, ekonomik, ticari, mali, kültürel anlaşmalar ve ateşkes anlaşmaları yapmak caizdir.

MADDE - 186: Devletin, İslâm esası üzerine olmayan veya İslâm hukukundan başka bir hukuku tatbik eden kuruluşlara katılması caiz değildir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası gibi kuruluşlarla, Arap Birliği gibi bölgesel kuruluşlara katılmak haramdır.

 

* * * * 
 
 
Takiyyuddin En-Nebhani</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İSLAM   DEVLETİ</p>
<p>  GENEL HÜKÜMLER </p>
<p>MADDE &#8211; 1: İslâm akidesi devletin esasını oluşturur. Öyle ki, İslâm akidesini esas kılmaktan başka hiçbir şeyin varlığı devletin yapısında, kuruluş veya kontrolünde yahut devletle ilgisi olan diğer bütün alanlarda geçerli olamaz. Aynı zamanda İslâm akidesi şer’î kanunlar ve anayasanın esasını oluşturur. İslâm akidesine aykırı olan kanun veya anayasa ile ilgili hiçbir şeyin bulunmasına müsaade edilmez.</p>
<p>MADDE &#8211; 2: Dar-ül İslâm, içerisinde İslâm hükümleri tatbik edilen ve güvenliği İslâm güvenliği altında olan memleketlerdir. Dar-ül Küfür ise küfür nizamları uygulayan memleketler veya güvenliği İslâm güvenliği altında olmayan memleketlerdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 3: Halife, belirli şer’î hükümleri benimseyip anayasa ve kanunlar haline getirir. Bu konuda şer’î bir hüküm benimseyince yalnız bu şer’î hükümle amel edilmesi gerekir. Bu takdirde bir kanun meydana çıkmış olur ki bütün devlet yönetimi altında olanlar gizli ve açık olarak bu emre itaate mecbur olur.</p>
<p>MADDE &#8211; 4: Halife, zekat ve cihattan başka ibadetlerde, şer’î herhangi belli bir hüküm benimseyemeyeceği gibi yine İslâm akidesine ilişkin fikirlerden herhangi bir fikri benimseyemez.</p>
<p>MADDE &#8211; 5: İslâm uyruğunu taşıyan herkes, şer’î hukuklardan yararlanır. Ve yerine getirilmesi gereken işlerden sorumlu olur.</p>
<p>MADDE &#8211; 6: Yönetimde, yargılamada veya idaresi altında bulunanların işlerini yürütmede ya da benzeri konularda, uyruğu arasında bir ayırım ve fark gözetmeye devletin hak ve yetkisi yoktur. O kadar ki, ırk, din, renk ve buna benzer şeyleri hesaba katmadan bütün topluma eşit gözle bakması gerekir.</p>
<p>MADDE &#8211; 7: Devlet, İslâm uyruğunu taşıyan müslüman ve müslüman olmayan herkes üzerine İslâm şeriatını aşağıdaki şekilde tatbik eder:</p>
<p>A- Bütün İslâm hükümlerini, bir hüküm dahi istisna etmeksizin, müslümanlara uygular.</p>
<p>B- Müslüman olmayanlar inanç ve ibadetlerinde tamamen serbesttirler.</p>
<p>C- İslâm&#8217;dan dönenlere mürted hükümleri uygulanır. Kendisi mürted olanlara hüküm böyledir. Fakat mürtedlerin çocukları olup da dünyaya gayrı müslim olarak gelenler, müşrik veya ehli kitab olmalarına göre gayrı müslim muamelesi görürler.</p>
<p>D- Müslüman olmayanlar, yemekleri ve giyimleri hususunda şer’î hükümlerin izin verdiği oranda, kendi dinlerine göre muamele görürler.</p>
<p>E- Evlenme ve boşanma işleri; müslüman olmayanlar arasında kendi dinlerine göre, müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında ise, İslâm hükümlerine göre yapılır.</p>
<p>F- Devlet; diğer karşılıklı ilişkiler, cezalar, beyyineler, ekonomi, yönetim nizamları ve bunlardan başka şer’î işlerle ilgili şeriat hükümlerini toplum üzerinde tatbik eder. Bu tatbikatta müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında fark gözetmez. Ayrıca kendileriyle akid ve antlaşma yapılanlar, eman/korunmayı isteyenler ve İslâm yönetimi altında bulunanlar üzerinde tatbik edilecek hüküm, diğer devlet yönetimi altında bulunanlara veya uyruğa tatbik edileceği gibi tatbik edilir. Ancak elçiler, konsoloslar, geçici elçiler ve bunlara benzer kimseler diplomatik dokunulmazlığa sahiptirler.</p>
<p>MADDE &#8211; 8: İslâm&#8217;ın dili Arapça’dır. Devletin kullanacağı dil yalnızca bu dildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 9: İctihad farz-ı kifayedir. Şartlarına uyan her müslüman ictihad yapabilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 10: Müslümanların hepsi de İslâm sorumluluğunu yüklenir. Bu nedenle İslâm&#8217;da din adamları sınıfı yoktur. Böyle bir sınıfın varlığı hissedilirse devlet bu oluşumu engellemelidir.</p>
<p>MADDE &#8211; 11: İslâm Devleti&#8217;nin asli işi İslâm davetini yüklenmektir.</p>
<p>MADDE &#8211; 12: Şer’î hükümler için yalnızca Kitap (Kur&#8217;an-ı Kerim), Sünnet (Hadis-i Şerif), sahabenin icması ve kıyas geçerli delillerdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 13: İnsanda suçsuzluk asıldır. Bir kimse ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Nitekim hiçbir kimseye işkence yapmak kesinlikle caiz değildir. Her kim bunu yaparsa cezalandırılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 14: Fiillerde esas olan, şer’î hükümlere bağlanmaktır. Bu nedenle şer’î hüküm bilinmedikçe bir iş yapılamaz. Haramlılığına dair delili bulunmadıkça eşyalarda (maddede) aslolan ise mübahlıktır.</p>
<p>MADDE &#8211; 15: Harama götüreceğine dair zannı galip olduğu zaman harama götüren vesile haramdır. Harama götürmesinden korkulduğundan dolayı o vesile haram olmaz.</p>
<p>YÖNETİM NİZAMI</p>
<p>MADDE &#8211; 16: Yönetim nizamı vahdet/birlik esasına dayanır. Federal bir nizam değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 17: Yönetim merkezidir. İdare ise merkezi değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 18: Şu dört kişi yönetici sayılır: Halife, Tefviz Muavini, Vali ve Amil. Bunların dışındakiler yönetici değil, görevli sayılırlar.</p>
<p>MADDE &#8211; 19: Yönetimi veya yönetimden sayılan herhangi bir işi yürütecek kimse ancak hür, fasık olmayan adaletli, erkek bir Müslüman olmalıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 20: Yöneticilerin muhasebesi müslümanların haklarından biri olup, üzerlerine farz-ı kifayedir. Devletin yönetimi altında bulunan müslüman olmayanların, yöneticilerin kendilerine yaptıkları zulmü veyahut kendi üzerlerine İslâm hükümlerini kötü şekilde tatbik etmelerini, şikayet etme hakları vardır.</p>
<p>MADDE &#8211; 21: İslâm akidesi temeline dayanarak, benimsenecek hükümler şer’î hükümler olmak şartıyla, yöneticilerden hesap sormak veya ümmet yoluyla yönetime ulaşmak için siyasi partiler kurmak müslümanların hakkıdır. Partilerin kurulması için hiç bir izne ihtiyaç yoktur. İslâm esası dışında her türlü kitleleşme yasaklanır.</p>
<p>MADDE &#8211; 22: Yönetim nizamı şu dört temel üzerine kuruludur:</p>
<p>1- Hakimiyet halkın değil, şeriatındır.</p>
<p>2- Otorite (yönetme yetkisi) ümmetindir.</p>
<p>3- Bir halife nasb etmek, müslümanlara farzdır.</p>
<p>4- Şer’î hükümleri benimseyerek anayasa ve diğer kanunları belirlemek yalnızca halifenin hakkıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 23: Devlet teşkilatı şu sekiz temel üzerine kuruludur.</p>
<p>Halife</p>
<p>Tefviz Muavini</p>
<p>Tenfız Muavini</p>
<p>Cihad Emiri</p>
<p>Kaza/Yargı</p>
<p>Valiler</p>
<p>İdari Teşkilat</p>
<p>8- Ümmet Meclisi</p>
<p>HALİFE</p>
<p>MADDE &#8211; 24: Halife, otorite ve şeriatı uygulamada ümmetin vekilidir.</p>
<p>MADDE &#8211; 25: Halifelik; rıza ve seçeneğe dayanan bir akittir. Bunu kabul etmeyen hiç bir kimse zorlanamaz, yine hilâfeti yürütecek kimseyi seçmek için hiçbir kimse zorlanamaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 26: Akil ve baliğ olan erkek veya kadın her müslüman halifeyi seçmek ve ona biat etmek hakkına sahiptir. Müslüman olmayanların bunda hakkı yoktur.</p>
<p>MADDE &#8211; 27: İn&#8217;ikad biatı (halifeyi belirleme biatı) kendileriyle tamamlananların biatıyla bir kimse üzerine halifelik sözleşmesi tamamlanınca, geri kalanların biatı, itaat biatı olup in&#8217;ikad biatı olmaz. Kendisinde bu biat yani itaat biatı hususunda baş kaldırma hali görülen, biat etmeye zorlanır.</p>
<p>MADDE &#8211; 28: Müslümanlar tarafından usulüne uygun bir şekilde nasbedilmedikçe hiç bir kimse halife olamaz. İslâm&#8217;da herhangi bir akid gibi şer’î esaslar dahilinde halifeliği kendisinde tamamlanmayan hiçbir kimse halifenin yetkilerine sahip olamaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 29: İn&#8217;ikad biatıyla biat edecek ülke veya memleketlerin otoritesinin tamamen müslümanların otoritesine dayanması şarttır. Herhangi bir kafir devlete dayanmamalıdır. Ayrıca ülkedeki bütün müslümanların harici ve dahili güvenliği küfrün güvenliği altında değil İslâm güvenliği altında olmalıdır. Fakat sadece itaat biatı yapmış olan memleketlerde aynı şartlar aranmaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 30: Halife olarak biat edilecek kimsede sadece in&#8217;ikad şartlarının tamamlanması şarttır. Tercih şartlarının tahakkuku şart değildir. Çünkü asıl olan in&#8217;ikad şartlarıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 31: Bir kimsenin üzerine halifelik sözleşmesinin gerçekleşebilmesi için yedi şart aranır. Bunlar: Erkek, Müslüman, Hür, Baliğ, Akil, Fasık değil adeletli ve Hilâfet yükünü taşıyabilecek güçte olmasıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 32: Ölüm, istifa veya azil sebepleriyle halifelik makamı boşaldığı zaman boşalma tarihinden itibaren üç gün içinde yerine yeni bir halife nasbetmek farzdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 33: Halifeyi nasbetme metodu şöyle olur:</p>
<p>A- Ümmet meclisindeki müslüman üyeler halifelik için adayların sayısını sınırlandırır. İsimleri açıklandıktan sonra banlardan birinin seçilmesini müslümanlardan ister.</p>
<p>B- Seçim neticeleri açıklanır. Adaylardan en çok kimin oy aldığını müslümanlar öğrenmiş olurlar.</p>
<p>C- Müslümanlar, halife olarak en çok oy alana Allah&#8217;ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnetiyle amel etmek üzere biat etmeye başvururlar.</p>
<p>D- Nasb haberi, ismiyle birlikte kendisinde halife olarak nasbedilmesine ehil kılan sıfatların mevcut olduğu bildirilerek, bütün ümmetin haberdar olabilmesi için biat işlemi tamamlandıktan sonra kimin müslümanların halifesi olduğu halka ilan edilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 34: Halifeyi nasbeden ümmettir. Fakat in&#8217;ikad biatı şer’î şekilde olmuşsa ümmet azletme yetkisine sahip değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 35: Halife devlettir. Devletin bütün yetkilerine sahiptir. Şöyle ki:</p>
<p>A- Benimsediği şer’î hükümleri yürürlüğe koyar. Bu takdirde bunlar itaat edilmesi lazım gelen kanunlar olur. Bunlara muhalefet caiz olmaz.</p>
<p>B- Devletin iç ve dış siyasetinden sorumludur. Orduya kumanda eder harp ilan etmek hakkına sahip olduğu gibi sulh, ateşkes ve diğer anlaşmaları yapma hakkına da sahiptir.</p>
<p>C- Yabancı elçileri kabul ve reddetmek ona aittir. Müslüman elçileri tayin ve azleder.</p>
<p>D- Muavinleri ve valileri tayin ve azil eder. Esasen bunların hepsi kendisine karşı sorumlu oldukları gibi ümmet meclisine karşı da sorumludurlar.</p>
<p>E- Başkadıyı, daire müdürlerini, ordu komutanlarını, alay komutanlarını tayin ve azleder. Bunların hepsi de kendisine karşı sorumludurlar, ümmet meclisine karşı sorumlu değildirler.</p>
<p>F- Şer’î hükümlere göre devlet bütçesine ait şer’î kanunları benimser. İster gelirler ile isterse giderler ile alakalı olsun, her hususta gerekli meblağı ve bütçe fasıllarını tespit eder.</p>
<p>MADDE &#8211; 36: Halife, hükümleri benimseme hususunda şer’î hükümlere bağlıdır. Şer’î delillerden sahih olarak çıkartılmayan bir hükmü benimsemesi haramdır. Benimsediği hükümler, içtihadla ilgili hükümleri çıkartma metodu ile kayıtlıdır. Bu nedenle benimsediği, hükümleri çıkartma metoduna aykırı çıkartılmış bir hükmü benimsemesi caiz olmadığı gibi, benimsediği hükümlere aykırı bir emir vermesi de caiz değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 37: Halifenin halkın işlerini yürütme yetkisi kendi ictihadı ve görüşü dahilinde mutlaktır. Devletin işlerinin yürütülmesi ve halkın işlerinin gözetimi için ihtiyaç duyduğu her hususta mubahlardan benimseme yapması hakkı vardır. Şu var ki menfaat bahanesiyle herhangi bir şer’î hükme muhalefet etmesi caiz değildir. Örnek olarak; Gıda maddelerinin azlığını bahane göstererek bir ailenin birden fazla çocuk edinmesine mani olamaz. İstismarı önlemek bahanesiyle insanları fiyat tahdidine tabi tutamaz. Maslahat ya da işlerin gözetimi bahanesi ile bir kâfir ya da kadını vali tayin edemez. Bu türden şeriat ahkamına aykırı hususları yapamaz. Mubahı haram yapamayacağı gibi, haramı da helal kılamaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 38: Halife için sınırlı bir müddet yoktur. Halife, devlet işlerini yürütmeye kadir kaldığı, şer’î hükümleri koruyup uyguladığı müddetçe, halifelik konumundan kendisini çıkaracak şekilde bir değişiklik olmadıkça halife olarak kalır. Aksi halde böyle bir değişiklik meydana gelirse derhal azledilmelidir.</p>
<p>MADDE &#8211; 39: Halifenin halini değiştirip halifeliğinden çıkmasına sebep olan hususlar şunlardır:</p>
<p>A- Halifeliğin in&#8217;ikad şartları bozulursa, irtidad, açık bir fısk, delilik veya bunun benzerleri gibi… Çünkü bu şartlar, in&#8217;ikad ve halifelik makamında devam edebilme şartlarıdır.</p>
<p>B- Hangi sebepten olursa olsun devlet işlerini yürütmekten aciz olmak.</p>
<p>C- Kendi görüşüyle, şeriata uygun olarak, müslümanların işlerini yürütmekten aciz kılan bir tasallut altında kalması… Bu takdirde kendi görüşüyle şer’î hükümlere göre müslümanların işlerini yürütmekten aciz kılacak derecede bir tesire maruz kalırsa hükmen devlet işlerini yürütmekten aciz sayılır. Bu halde halifelik makamından düşer. Bu da şu iki halde düşünülür:</p>
<p>Birinci Hal: İç çevresinden bir veya bir kaç kişi kendisine musallat olarak işlerin yürütülmesine hükmederler. Eğer bunların tasallutundan kurtulmak ümidi varsa belirli bir süre uyarılır. Buna, rağmen bunların tasallutları kaldırılmamışsa görevden alınır. Şayet esasen kurtuluşu umulmuyorsa derhal görevden alma yoluna gidilir.</p>
<p>İkinci Hal: Ya bilfiil esir olmak ya da tesiri altına girmek suretiyle galip bir düşman eline esir düşmektir. Bu halde bakılır. Eğer kurtulması ümit ediliyorsa, kurtuluşundan ümit kesilinceye kadar süre verilir. Ve ümit kesildikten sonra görevden alınır.</p>
<p>MADDE &#8211; 40: Halifenin görevden alınmasında, kendisini halifelikten çıkaracak kadar değişip değişmediği hususundaki kararı yalnız Mezalim Mahkemesi verir. Yine ihtar ve azl yetkisi yalnızca bu mahkemeye aittir.</p>
<p>TEFVİZ MUAVİNİ</p>
<p>MADDE &#8211; 41: Halife yönetim mesuliyeti taşıyacak tefviz muavini tayin eder. Bu muavine kendi görüşüne ve içtihadına göre işleri yürütme yetkisi verir.</p>
<p>MADDE &#8211; 42: Halife olma şartları, yani Erkek olmak, Müslüman olmak, Hür olmak, Baliğ olmak, Akil olmak ve Fasık değil Adaletli olmak şartları, Tefviz Muavini için de şarttır. Bunlara ilaveten kendisine vekalet olarak verilen işlerde ehil olması şarttır.</p>
<p>MADDE &#8211; 43: Tefviz Muavinin tayini şu iki hususu kapsamalıdır: Birincisi, umumi gözetme. İkincisi ise, naibliktir. Bunun için halifenin ona &#8220;Seni kendi yerime vekil tayin ettim&#8221; demesi gerekir. Ya da naiblik ve umumi gözetmeyi içeren manada söz söylemesi lazımdır. Şayet söz konusu tayin bu şekilde olmazsa muavin sayılmaz. Ancak bu tür bir tayinle tefviz muavininin yetkilerine sahip olur.</p>
<p>MADDE &#8211; 44: Tefviz Muavininin işi, infaz ettiği tayin ve atamalarla yürüttüğü işleri Halife ile görüşüp ona gösterir ki yetkisi Halife gibi olmasın.. İşte onun işi, görüşünü Halifeye bildirmek ve kendisine Halife tarafından verilecek emirleri yerine getirmektir.</p>
<p>MADDE &#8211; 45: Halife, Tefviz Muavininin işlerini ve yerine getirdiği hususları gözden geçirmelidir ki bunlardan doğru ve uygun olanı kararlaştırsın, hatayı düzeltsin. Çünkü ümmetin yürütme yetkisi Halifeye vekalet olarak verildi. Ve Halifenin içtihadına bırakıldı.</p>
<p>MADDE &#8211; 46: Tefviz Muavini bir iş hakkında plan hazırlar ve Halife bunu onaylarsa onu noksansız ve fazlasız Halifenin onayladığı şekilde yerine getirir. Eğer halife sözünden döner ve muavin de uyguladığı şeyden göre dönmeye itiraz ederse bakılır; itiraz şayet muavinin usulü vechiyle yerine getirdiği hükme veya yerine bıraktığı bir malla ilgili ise muavinin icrası geçerli olur. Çünkü esasta bu icra halifenin bir görüşüdür. Halife, yerine getirdiği hükmü veya harcadığı malı geri alamaz. Eğer muavinin yaptığı iş bunlar dışında olup, bir vali tayin etmek veya bir ordu techiz etmek gibi bir iş olursa, halife muavine itiraz edebilir. Bu durumda halifenin görüşü yürütülür. Ve muavinin icra ettiği iş kaldırılır. Çünkü halife kendi işleriyle ilgili böyle hususlardan dönme hakkına sahip olunca, onun bu hakka muavinin işlerinde de sahip olması gayet tabiidir.</p>
<p>MADDE &#8211; 47: Tefviz Muavini dairelerden herhangi birine veya işlerin özel bir kısmına tahsis olunmaz. Çünkü kendisine verilen vekalet geneldir. Doğrudan idari işleri yürütmez. Onun idarî organı (daireler sistemi) denetimi genel olur.</p>
<p>TENFİZ MUAVİNİ</p>
<p>MADDE &#8211; 48: Halife, işleri yerine getirmek, uygulamak için bir muavin (Tenfiz Muavini) tayin eder. Onun işi yönetimden değil, idari işlerdendir. Onun dairesi dahili ve harici cihetler için halifeden çıkan hususları onlara ulaştırmak ve bu cihetlerden gelen şeyleri halifeye ulaştırmak için kurulmuş bir sistemdir. İşte bu sistem halife ile diğerleri arasında bir iletişim aracıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 49: Tenfız muavininin müslüman olması şarttır. Çünkü kendisi halifenin iç (yakın) çevresinde bulunan kişilerdendir.</p>
<p>MADDE &#8211; 50: Tenfiz muavini, tefviz muavini gibi halife ile doğrudan temas halinde bulunur. Muavin sayılır. Fakat onun muavinliği yönetimde değil tenfizde/ uygulamadadır.</p>
<p>CİHAD EMİRİ</p>
<p>MADDE &#8211; 51: Cihad emirinin dairesi şu dört daireden oluşur: Hariciye dairesi, Harbiye dairesi, İç güvenlik dairesi, Sanayi dairesidir. Bunları denetleyen ve yürüten cihad emiridir.</p>
<p>MADDE &#8211; 52: Hariciye dairesi, İslâm devleti ile yabancı devletler arasındaki alakaları ilgilendiren dış işleri üstlenir. Bu işler ne olursa olsun.</p>
<p>MADDE &#8211; 53: Harbiye dairesi, silahlı kuvvetlerle ilgili olan bütün işleri üstlenir. Ordu, polis, donatım, techizat, askeri işleri ve benzeri hususları üstlendiği gibi askeri okullar ve askeri burslarla da ilgilenir. Yine orduya İslâm kültürü ve genel kültürlerden gerekli olan kültürü temin etmek işiyle de ilgilendiği gibi savaş için ve savaşa hazırlıkla ilgili bütün işleri de yürütür.</p>
<p>MADDE &#8211; 54: İç güvenlik dairesi, güvenlikle ilgili olan her işi yapmayı üstlenir. Silahlı kuvvetler aracılığıyla memleketlerde güvenliği koruma işini üstlenir. Güvenliği korumak için de polis baş vasıta olarak kullanılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 55: Sanayi dairesi, Sanayi ile ilgili bütün işleri yürütür. İster motor ve makine sanayi, araba, uçak, imalat sanayi kimyevi madde sanayi ve elektronik sanayi gibi ağır sanayi olsun, ister hafif sanayi olsun, ister kamu mülkiyetine dahil olan fabrikalar olsun, ister ferdi mülkiyete dahil olan harp sanayi ile ilgili fabrikalar olsun. Nitekim bütün fabrikalar ve bütün türleri harp siyaseti üzerine kurulmalıdır.</p>
<p>ORDU</p>
<p>MADDE &#8211; 56: Cihad müslümanlara farzdır. Askeri eğitim de mecburidir. Bu nedenle onbeş yaşına basan her müslüman erkeğin cihada hazırlanmak için askeri eğitim görmesi farzdır. Fakat asker olmak farz-ı kifayedir.</p>
<p>MADDE &#8211; 57: Ordu iki kısımdır: Birinci kısım; İhtiyati askerler ki, müslümanlardan silah taşıyabilecek olanlardır. İkinci kısım, daimi askerler ki, memurlar gibi kendilerine devlet bütçesinden maaş tahsis edilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 58: Silahlı kuvvetler tek bir kuvvettir, o kuvvet de ordudan ibarettir. Ordudan özel fırkalar seçilerek özel şekilde düzenlenir ve belirli bir kültür verilir. Bu fırkalara polis denilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 59: Polise genel düzeni koruma, iç güvenliği denetleme ve yürütme ile ilgili görevler verilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 60: Ordu için sancak ve flamalar yapılır. Halife ordu komutanlığına tayin ettiği kişiye sancağı teslim eder. Fakat flamaları ordu komutanları verir.</p>
<p>MADDE &#8211; 61: Halife ordunun baş komutanıdır. Kendisi kurmay başkanını tayin ettiği gibi her orduya ve her kolorduya komutan tayin eder. Geri kalan ordu rütbelerini ise komutanlar tayin eder. Kurmaylıkta tayin ve terfiler ise harp bilgi derecesine göre kurmay başkanı tarafından yapılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 62: Bütün ordu; özel ordugahlar da tek bir ordu haline getirilir. Ancak bazı ordugahların muhtelif vilayetlere ve bazılarının stratejik mevkilere konması icabeder. Bazıları da devamlı nakil ve hareket edebilecek vurucu kuvvet haline konur. Askeri ordugahlar bir çok grup halinde düzenlenir. Bu grupların her birine ordu denir. Ve her birine ayrı ayrı numaralar verilir. Birinci ordu, üçüncü ordu gibi&#8230; Veya amilliklerden veya vilayetlerden birinin adıyla adlandırılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 63: Orduda en yüksek seviyede ve lüzumu kadar askeri talim yapmak gerekir. Askerin fikri seviyesini mümkün olduğu kadar yükseltmek, orduda bulunan herkesi genel şekilde de olsa, İslâmi uyanıklığı verecek İslâm kültürü ile donatmak gerekir.</p>
<p>MADDE &#8211; 64: Her askeri ordugahta muharebe usulüne sahip, tecrübeli, plan çizmeye vakıf ve savaşı yönetmeye ehil yüksek askeri malumata sahip, yeterli miktarda kurmay subay bulundurmak, bunların sayısını imkan nisbetinde umumi şekilde orduda çoğaltmak gerekir.</p>
<p>MADDE &#8211; 65: Orduda İslâmi ordu olması sıfatıyla, ödevini yapmasına imkan verecek, silah, cephane, levazım, mühimmat vs. gibi techizatı bulundurmak gerekir.</p>
<p>KAZA (YARGI )</p>
<p>MADDE &#8211; 66: Kaza/yargı, ilzam yolu üzere zoraki bağlayıcı şekilde hükmü bildirmektir. İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkları neticeye bağlar, toplum hukukuna zarar veren şeyleri yasaklar, ister insanlarla yöneticiler veya memurlar arasında olsun, ister halife ile başkası arasında olsun, bütün şahısların arasındaki anlaşmazlıkları sonuçlandırır.</p>
<p>MADDE &#8211; 67: Halife, fıkıh ehlinden adil, akil, baliğ, müslim, hür ve erkek olan bir baş kadı tayin eder. İdari nizamnameye göre bu, diğer kadıları tayin, ceza ve görevden alma yetkisine sahiptir. Diğer mahkeme memurları, mahkeme işleri idaresini üzerine alan daire müdürüne bağlıdırlar.</p>
<p>MADDE &#8211; 68: Kadılar üç kısımdır:</p>
<p>1- Kadı: Ceza ve muamelat bakımından insanlar arasında olan davalara bakar.</p>
<p>2- Muhtesib: Toplum hakkına zarar veren aykırı hareketlere bakar.</p>
<p>3- Mezalim kadısı: Devletle insanlar arasında vaki olan anlaşmazlığa bakar.</p>
<p>MADDE &#8211; 69: Kadılık görevini üstlenen kimsede müslüman, hür, akil, baliğ, adil, fakih ve şeriat hükümlerini olaylara tatbikatta anlayışlı olmak şartları aranır. Mezalim kadılığı görevini üstlenenlerde, bu şartlara ilave olarak erkek ve müçtehid olmak şartları da aranır.</p>
<p>MADDE &#8211; 70: Kadı ve muhtesibin, kazada/ yargıda bütün beldelerdeki bütün davalara bakacak şekilde genel olarak tayin edilmesi caizdir. Özel bir mekan ve yargı çeşitlerine göre tayin edilmesi de caizdir. Fakat mezalim kadısı, yargı yönünden ancak genel olarak tayin edilir. Yer cihetinden ise memleketlerin her tarafına tayin edilmesi caiz olduğu gibi herhangi bir yerine tayini de caizdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 71: Bir mahkemede hüküm verecek yalnız bir kadı bulunur. Bunun yanında bir veya daha fazla kadı bulunabilirse de bunların hüküm verme yetkileri yoktur. Ancak fikir verme ve istişare yetkileri vardır. Karar ve fikirler asıl kadıyı ilzam edemez.</p>
<p>MADDE &#8211; 72: Kadı, yalnız kaza/yargı meclisinde hüküm verebilir, delil ve yemin de ancak kaza meclisinde geçerli olur.</p>
<p>MADDE &#8211; 73: Davaların çeşitlerine göre mahkemelerin dereceleri değişebilir. Belirli bir sınıra kadar bazı kadıların, belirli davalara tahsis edilmesi mümkündür. Ve bunlardan ayrı olan davalar diğer mahkemelere bırakılabilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 74: İstinaf, temyiz mahkemeleri yoktur. Bir davadaki hüküm kesinlik bakımından tek derecelidir. Kadı bir hükmü verince hükmü yürürlüğe konur. Mutlak surette diğer bir kadının hükmü onu bozamaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 75: Muhtesib, hadler ve cinayetler dahil olmamak üzere haklarında davacı bulunmayan kamu hukukuna ait bütün davalara bakan bir kadıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 76: Muhtesib, kaza/yargı meclisine lüzum olmaksızın nerede olursa olsun genel düzene aykırı gördüğü bütün hareketlere akabinde hüküm vermek hakkına sahiptir. Hüküm ve emirlerini yerine getirebilmesi için emrine bir miktar polis kuvveti verilir. Ve hükmü derhal yerine getirilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 77: Muhtesib, kendilerinde muhtesibte aranan şartlar bulunan kimseleri kendisine vekil seçmek ve onları muhtelif yerlere gönderme hakkına sahiptir. Bu vekiller tayin edildikleri mahal ve bölgelerde kendilerine bırakılan davalarda muhtesiblik yapmak yetkisine sahiptirler.</p>
<p>MADDE &#8211; 78: İster halifeden ister halife dışındaki yöneticilerden ve memurlardan, tebaadan veya başkasından, devlet otoritesine sahip herhangi bir şahıstan, meydana gelecek zulmü kaldırmak için nasbedilen kadıya Mezalim kadısı denilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 79: Mezalim kadısı halife veya başkadı tarafından tayin edilir. Fakat onun muhasebesi, cezalandırılması ve azli/görevden alınması halife ya da halife yetki verdiğinde mezalim mahkemesi tarafından olur. Ancak o, halife ya da tevfiz muavini ya da başkadı aleyhine bir mezalim davasına bakarken azledilmesi doğru olmaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 80: Mezalim mahkemesindeki kadılar bir veya daha fazla sayıyla sınırlandırılmaz. Halife mahkemenin kadı sayısı ne kadar olursa olsun, zulümleri ortadan kaldırmak için ihtiyaç nisbetinde mezalim kadısı tayin eder. Ancak hüküm verilirken bir kadıdan başkasının hüküm verme yetkisi yoktur. Kaza/yargı celsesi sırasında mezalim kadıları, hüküm veren kadıyla bulunabilirler. Fakat istişareden başka bir yetkileri yoktur ve hüküm veren kadı’nın onların fikirleriyle iş yapması mecbur değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 81: Mezalim mahkemesi halifeyi görevden almaya yetkili olduğu gibi devlet kademelerindeki her görevli ya da yöneticiyi görevden alma yetkisine de sahiptir.</p>
<p>MADDE &#8211; 82: Mezalim mahkemesi, ister devlet teşkilatındaki şahıslarla ilgili olsun, ister halifenin şer&#8217;î hükümlere muhalefetiyle alakalı olsun, ister halifenin benimsediği anayasa, kanun ve sair şer’î hükümlerin naslarının anlaşılmasıyla alakalı olsun, ister herhangi bir vergi istemeye ait olsun, isterse bunlardan başka bir şey olsun her çeşit zulüm davasına bakar.</p>
<p>MADDE &#8211; 83: Mezalim yargılamasında, yargı meclisi şart olmadığı gibi, davalının çağırılması ve davacının bulunması da şart değildir. Hiç bir kimse davacı olmazsa bile mezalim mahkemesi zulüm davalarına bakmaya yetkilidir.</p>
<p>MADDE &#8211; 84: Herkes dava ve müdafaalarında ister erkek olsun, ister kadın olsun, ister müslim olsun, isterse gayri müslim olsun dilediği kimseyi vekil tayin edebilir. Bu hususta vekil ile müvekkil arasında bir fark yoktur. Vekilin ücret alması caizdir ve aralarındaki anlaşmaya göre müvekkilden, ücret alma hakkına sahiptir.</p>
<p>MADDE &#8211; 85: Muhtesib, mezalim kadısı, memur, idareci ve halife gibi kamu işlerinde bulunanlarla, veli ve vasi gibi özel yetkili bulunanlar, yalnız vasi, veli veyahut halife, yönetici, memur ve mezalim kadısı veya muhtesib olması itibarı ile dava ve müdafaa hususundaki yetkilerinde, yerlerine vekil bulma hakkına sahiptir. Bu hususta davacı ile davalı arasında fark yoktur.</p>
<p>VALİLER</p>
<p>MADDE &#8211; 86: Devletin yönettiği memleketler “vilayet” ismini alan kısımlara bölünür. Her bir vilayet “amillik” adında kısımlara ayrılır. Vilayet idaresini üzerine alana Vali veya Emir, Amillik idaresine atanana da Amil veya hakim adı verilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 87: Valiler, halife tarafından, amiller ise halife ve kendilerine yetki verildiği takdirde valiler tarafından tayin edilirler. Muavinliklerdeki şartların valilik ve amilliklerde de bulunması şarttır. Erkek, Hür, Müslüman, Akil, Baliğ ve Fasık değil adaletli olmaları ve tayin edilmiş oldukları idarede ehil olmaları şarttır. Takva ehli ve kuvvetli kimselerden seçilirler.</p>
<p>MADDE &#8211; 88: Vali, halifenin naibi olarak vilayetinde, yönetim ve devlet dairelerindeki idari işleri denetim yetkilerine sahiptir. Böylece tefviz muavininin devletteki bütün salahiyetlerine vali de kendi vilayetinde sahiptir. Ordu, kaza/yargı ve maliyeden başka emirliği ile ilgili olan bütün işlere bakma, vilayet ahalisi üzerine emirlik yapma hakkı vardır. Ancak polis idare bakımından değil de faaliyeti bakımından onun emrindedir.</p>
<p>MADDE &#8211; 89: Vali, emirliğinin gereğince ifa ettiği şeyleri halifeye bildirmeye mecbur değildir. Bu hususta ihtiyarına bağlıdır. Yeni bir fikre ve müzakereye muhtaç olan herhangi bir mesele ortaya çıkarsa onu halifeye bildirir. Aldığı emre göre hareket eder. Eğer emri beklemenin işin bozulmasına neden olacağından çekinirse bu takdirde bu işi yapar ve onu daha önce arz edemeyiş sebeplerini mecburi olarak halifeye bildirir.</p>
<p>MADDE &#8211; 90: Her vilayette vilayet halkından seçilmiş bir meclis bulunur. Ve bu meclisin başkanı validir. Bu meclisin, yönetim işlerinde değil, idari işlerde görüş verme yetkisi vardır. Ve bu görüş valiyi bağlamaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 91: Valilik mevkiinde bir şahsın uzun müddet bulunması uygun değildir. Bu itibarla bir valinin kendi vilayetinde kökleşmesi veya tehlike ve fitne doğurabilecek kadar halkın kendisine bağlanmış bulunması görülünce görevden alınır.</p>
<p>MADDE &#8211; 92: Vali, bir vilayetten diğer bir vilayete nakil edilemez, fakat görevden alınır ve yeniden tayin edilir. Çünkü tayin edildiği yer sınırlı ve gözetmesi geneldir.</p>
<p>MADDE &#8211; 93: Halifenin gördüğü lüzum üzerine ya da sebepli veya sebepsiz yere ümmet meclisi validen hoşnutsuzluk gösterince veyahut vilayetin çoğunluğu kızgınlık gösterince vali azlolunur. Azli ancak halife tarafından yapılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 94: Valilerin işlerini kontrol etmek, onları, şiddetle murakebe etmek, hallerini açıklayacak, teftişlerini yapacak müfettişler tayin etmek ve onları veya bir kısmını bazı vakitlerde toplantıya çağırmak, tebaanın valilerden şikayetlerini dinlemek halifeye vaciptir.</p>
<p>İDARİ TEŞKİLAT</p>
<p>MADDE &#8211; 95: Devletin işlerini ve insanların maslahatlarını idare işi, maslahatgüzarlıklar, daireler ve müdürlükler tarafından yürütülür. Bunlar devletin işlerini ve insanların maslahatlarını yerine getirmek için çalışırlar.</p>
<p>MADDE &#8211; 96: Maslahatgüzarlıkların, dairelerin ve müdürlüklerin siyaseti, uygulamada basitlik ve kolaylık, işleri yerine getirmede çabukluk, işleri idare etmede işi üstlenecek kimselerin ehil olması esasları üzerinde kaimdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 97: Tebaadan olup ehliyet kesbeden herkes, erkek olsun, kadın olsun, müslim olsun veya gayri müslim olsun maslahatgüzar veya daire müdürü tayin edilebileceği gibi hu dairelerde memur olarak da tayin edilebilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 98: Her maslahatgüzarlık için bir genel müdür, her daire ve her müdürlük işlerini yürütecek birer müdür tayin edilir. Bu müdürler işlerden direkt olarak sorumludurlar. Bu müdürler işleri yerine getirme hususunda maslahatgüzarlık genel müdürleri veya daire müdürleri ve müdürlük başkanları karşısında sorumlu olurlar. Fakat hükümlere ve genel nizamlara bağlanma hususunda vali ve amil karşısında sorumlu olurlar.</p>
<p>MADDE &#8211; 99: Bütün nıaslahatgüzarlıklar, daire ve müdürlüklerdeki müdürler, ancak idari düzenlerin gerektirdiği sebepten dolayı azledilirler. İşlerinden başka bir işe nakledilebilirler, yine bu işte durdurulabilirler. Bunların tayini, nakli, durdurulmaları, terbiye ve cezalandırılmaları ve azli bulundukları maslahatgüzarlıkların genel müdürlüklerini veya dairelerini ya da müdürlüklerini yürütenler tarafından gerçekleştirilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 100: Müdür olmayan memurların tayini, nakli, durdurulmaları, terbiye ve cezalandırılmaları ve azli bulundukları maslahatgüzarlıkların genel müdürleri veya dairelerini ya da müdürlüklerini yürüten kimseler tarafından gerçekleştirilir.</p>
<p>ÜMMET MECLİSİ</p>
<p>MADDE &#8211; 101: Görüşleriyle müslümanları temsil eden, halifenin başvuracağı şahıslara Ümmet Meclisi denir. İslâm hükümlerinin kötü uygulanmasını veya yöneticilerin zulmünü şikayet için gayri müslimler de Ümmet Meclisine üye olabilirler.</p>
<p>MADDE &#8211; 102: Ümmet Meclisi seçimle oluşur.</p>
<p>MADDE &#8211; 103: Hilâfet Devleti’nin tabiiyetini taşıyan herkes, erkek olsun, kadın olsun, müslüman olsun, gayri müslim olsun, akil ve baliğ olunca Ümmet Meclisine üye olmak hakkına sahiptir. Şu var ki gayri müslimlerin ümmet meclisindeki üyeliği, İslâm’ın kötü tatbik edilmesi yahut yöneticilerin zulmüne ait şikayetleri göstermekle sınırlıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 104: Şura, mutlak şekilde görüş almaktır. Meşveret ise, bağlayıcı görüş almaktır. Teşr&#8217;i (şer’î hükmü çıkartma ve benimseme işi), tarif, gerçekleri ortaya çıkartma gibi fikri hususlar, fenni ve ilmi hususlar meşveretten değildir. Fakat bunlardan başka hususlar meşveret konusuna girer.</p>
<p>MADDE &#8211; 105: Şura, sadece müslümanların hakkıdır. Bu sahada gayri müslimlerin hakkı yoktur. Fakat fıkir belirtmek nıüslim ve gayri müslim tebadan herkes için caizdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 106: Şura konusuna giren ve meşveret türünden olan meseleler çoğunluk yöntemiyle kabul edilir. Fakat verilen kararın yanlış veya doğru oluşuna bakılmaz. Şura konusuna giren fakat meşveretten olmayan diğer hususlarda, çoğunluğa veya azınlığa bakmaksızın doğruluk aranır.</p>
<p>MADDE &#8211; 107: Ümmet Meclisinin şu dört yetkisi vardır:</p>
<p>Birincisi: a-) İç işlerinde meşveret kelimesinin intibak ettiği mefhum içine girecek her şeyde Ümmet Meclisinin görüşünü almak gerekir. Şöyle ki; yönetim, öğretim, sağlık, iktisadi ve bunlara benzer işlerde görüş alınır. Bu hususlardaki meclisin görüşü bağlayıcıdır. Meşveret kelimesinin intibak ettiği mefhum dışında kalacak şeylerde de Ümmet Meclisinin görüşünü almak gereklidir. Fakat, ordu dış siyaset ve maliyede Ümmet Meclisin görüşünü almak gerekmez.</p>
<p>b-) Dahili, harici, mali, askeri, bilfiil devlette meydana gelen bütün işlerde hesap sormak, Ümmet Meclisinin hakkıdır ve aldığı karar şeriata aykırı olmadıkça uyulması mecburidir. Şeriat cihetinde Ümmet Meclisiyle yöneticiler bir iş hakkında ihtilafa düşerlerse Mezalim mahkemesine başvurulur.</p>
<p>İkincisi: Ümmet Meclisi valilerle muavinler için hoşnutsuzluk göstermek hakkına sahiptir. Aynı zamanda bu hususta görüşü bağlayıcıdır. Halife derhal onları görevden almak mecburiyetindedir.</p>
<p>Üçüncüsü: Halife, anayasa ve kanunlarla ilgili olarak benimsemek istediği hükümleri Ümmet Meclisine gösterir. Bu meclisteki müslüman üyeler bu hükümleri tartışıp görüş bildirmek hakkına sahiptirler. Bu husustaki görüşleri halifeyi bağlayıcı değildir.</p>
<p>Dördüncüsü: Halifelik için adayların sayısını sınırlandırma hakkı, Ümmet Meclisindeki üyelerden yalnız müslümanlara aittir. Bu husuta görüşleri bağlayıcıdır. Onların gösterdiklerinden başkası aday kabul edilmez.</p>
<p>İÇTİMAİ NİZAM</p>
<p>MADDE &#8211; 108: Kadında asıl olan anne ve evin terbiyecisi olmaktır. Kadın korunması gereken bir namustur.</p>
<p>MADDE &#8211; 109: Asıl olan, kadınların erkeklerden ayrılmasıdır. Alış veriş gibi şeriatın müsaade ettiği ihtiyaçlar veya hac gibi kendisi için müsaade edilmiş toplantılar haricinde kadınlar erkekler ile bir arada bulunmazlar.</p>
<p>MADDE &#8211; 110: Erkeklere verilen haklar kadınlara da verilir. Erkeklere yüklenen yükümlülük kadınlara da yüklenir. Ancak İslâmiyetin kadın ve erkeklere şer’î delillerle tahsis ettiği haklar müstesnadır. Kadın da ticaret, ziraat ve sanayi işlerine katılmak muamelat ve akitlerde bulunmak hakkına sahiptir. Her nevi mülke sahip olur. Kendi başına veya başkasıyla malını çoğaltabilir. Hayat işlerinin hepsine bizzat katılabilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 111: Kadın, devlet memurluğuna tayin edilir. Ümmet Meclisine üye seçmesi ve bu meclise kendisinin üye seçilmesi halife seçimine katılması ve ona biat etmesi caizdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 112: Kadın, yönetici yetkisine sahip değildir. Halife olamaz. Vali ve amil olamaz. Yönetimden sayılan herhangi bir işi de üstlenemez.</p>
<p>MADDE &#8211; 113: Kadın, genel ve özel hayatta yaşar. Genel hayatta açık saçık olmamak yalnız el ve yüzü görünmek şartıyla, kadınlarla, mahrem erkeklerle ve yabancı erkeklerle bir arada bulunabilir. Özel hayatta ise ancak kadınlarla ve mahremleriyle bir arada bulunabilir. Fakat yabancı erkeklerle bir arada bulunamaz. Her iki halde de kadın bütün şer’î hükümlere bağlıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 114: Mahrem olmayanlarla halvet (yabancı erkeklerle baş başa olması) men edilir. Yabancıların önünde teberrüc etmesi haram olan ziynetlerini göstermesi ve avret mahallerini açığa vurması yasaktır.</p>
<p>MADDE &#8211; 115: Kadın ve erkeğin ahlak açısından tehlikeli, toplumu ifsad edici herhangi biri işte çalışmaları men edilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 116: Evlilik hayatı itminan/huzur hayatıdır. Karı ve kocanın yaşayışı dostluk yaşayışıdır. Erkeğin kadın üzerindeki otoritesi gözetme otoritesidir. İktidar otoritesi değildir. Kocaya itaat kadın üzerine farzdır. Yaşadığı çevreye göre kadının nafakasını temin etmek de erkeğe farzdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 117: Ev işlerini karı koca tam bir yardımlaşma ile idare ederler, erkek ev haricinde olan bütün işlere bakar. Kadın da gücü yettiği kadar ev içindeki işlerini yapar. Kadının yapamayacağı işleri karşılayabilecek kadar hizmetçi bulundurmak erkeğin borcudur.</p>
<p>MADDE &#8211; 118: Çocuğa bakmak kadının borcudur ve onun hakkıdır. Çocuk bakıma muhtaç olduğu müddetçe kadın ister müslüman olsun ister gayri müslim olsun, aynı mecburiyetle bakma hakkına sahiptir. Çocuk kadının bakımına ihtiyaç göstermeyecek çağa gelince, vaziyete bakılır; veli ve çocuğa bakan kadından her ikisi de müslüman ise, çocuk istediği kimse ile oturmakta serbest bırakılır. Ve çocuk ister kadın olsun ister erkek olsun seçtiği kişiye verilir. Çocuğun erkek veya kız oluşunda bir fark yoktur. Fakat ikisinden biri yani çocuğa bakanla veliden herhangi biri gayri müslim ise çocuğa tercih hakkı bırakılmaz, ancak bunlar içinde müslüman olana verilir.</p>
<p>İKTİSADİ NİZAM</p>
<p>MADDE &#8211; 119: İktisadi siyaset, toplumun ihtiyaçlarını doyurma açısından bakıldığı zaman, toplumun üzerinde olması gereken duruma bakmaktır. Toplumun üzerinde bulunması gereken durum, ihtiyaçları karşılamak için esas olarak ele alınır.</p>
<p>MADDE &#8211; 120: İktisadi problem, malları ve menfaatleri tebaanın bütün fertlerine dağıtmak, mülk sahibi olmak ve çalışmak imkanını vererek onları mallardan faydalanmaya muktedir kılmaktır.</p>
<p>MADDE &#8211; 121: Fert fert bütün fertlerin bütün temel ihtiyaçlarının tam bir şekilde karşılanmasını garanti etmek gerekir. Her ferde, temel ihtiyaçlarından başka lüks ihtiyaçlarını mümkün mertebe en yüksek bir seviyede karşılamasına imkan vermek gereklidir.</p>
<p>MADDE &#8211; 122: Mal, yalnız Allah&#8217;ındır; insanı yerine vekil bırakmış ve bu suretle insanın mülkiyet hakkı olmuştur. Mal edinme iznini veren de Allah&#8217;tır, bu özel izinle de onun fiili mülkiyeti meydana gelmiştir.</p>
<p>MADDE &#8211; 123: Mülkiyet üç çeşittir.</p>
<p>Ferdi Mülkiyet</p>
<p>Kamu Mülkiyeti</p>
<p>3- Devlet Mülkiyeti</p>
<p>MADDE &#8211; 124: Ferdi mülkiyet, nisbet edildiği kimseye bir şeyden faydalanmak ve onun mukabilinde karşılık almak imkanını veren mal ve menfaatle takdir edilmiş şer’î bir hükümdür.</p>
<p>MADDE &#8211; 125: Kamu mülkiyeti, Şari&#8217;in topluma mallardan müşterek faydalanma iznini vermesinden ibarettir.</p>
<p>MADDE &#8211; 126: Tasarrufu, halifenin reyine ve içtihadına bağlı olan her mal, devlet mülkiyetindedir. Mesela, vergi malları, haraç ve cizye gibi.</p>
<p>MADDF &#8211; 127: Menkul ve gayrı menkul malda ferdi mülkiyet beş şer’î sebeple oluşur.</p>
<p>Çalışma</p>
<p>Veraset</p>
<p>Yaşamak için mala ihtiyaç</p>
<p>Devletin malından tebaaya vermesi</p>
<p>E-Fertlerin mal mukabilinde olmadan veya gayret sarfetmeden aldıkları mallar.</p>
<p>MADDE &#8211; 128: İster infak tasarrufuna ait olsun, ister mülkün arttırılması tasarrufuna ait olsun, mülkiyetteki tasarruf, şeriat koyucunun iznine bağlıdır. İsraf, zevke düşkünlük, cimrilik yasaklanır. Kapitalist şirketler, kooperatifler, kumar, faiz, fahiş fiyatla mal satımı, ihtikar (stokculuk) ve benzeri şer’î ahkama muhalif şeyler yasaklanır.</p>
<p>MADDE &#8211; 129: Öşri arazi, üzerinde yaşayan ahalisinin İslamiyeti kabul ettiği arazi ile Arap Yarımadası arazisidir. Haraci arazi ise, Arap Yarımadasından başka harp ve sulh suretiyle fethedilen yerlerdir. Ferdler öşri arazinin menfaatine ve aslına sahip olurlar. Haraci arazinin aslı ise devletindir. Fertler onun ancak menfaatine sahip olurlar. Şer’î sözleşmelerle herkes öşri ve haraci arazinin menfaatlerini mübadele hakkına sahiptir. Ve bu mallar da diğer mallarda olduğu gibi miras olunur.</p>
<p>MADDE &#8211; 130: İşlenmemiş sahipsiz araziye, faydalanılır hale getirmek ve çevrelemek suretiyle sahip olunur. Fakat işlenmemiş sahipsiz araziden başkasına (yani diğer araziler) ancak satış, miras ve devlet tarafından dağıtılması gibi şer’î sebepler ile sahip olunur.</p>
<p>MADDE &#8211; 131: İster öşri arazi olsun, ister haraci arazi olsun ziraat için, gerek para ile gerek mahsulün bir kısmı ile icara (kiraya) vermek kesinlikle yasaklanır. Fakat musakat (ağaçların kiraya verilmesi) mutlaka caizdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 132: Araziye sahip olan herkes o araziyi işletmeye zorlanır. Devlet hazinesinden muhtaç olanlara arazisini işletmesini mümkün kılacak kadar yardım verilir. Çalıştırmadan üç sene araziyi boş bırakan kimseden o arazi alınarak başkasına verilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 133: Kamu mülkiyeti şu üç şeyde gerçekleşir:</p>
<p>A- Şehir meydanları gibi toplumun yararlandığı her yer</p>
<p>B- Petrol yatakları gibi tükenmez madenler</p>
<p>C- Nehirler gibi tabiatı gereği fertlere ait olması mümkün olmayan şeyler.</p>
<p>MADDE &#8211; 134: Fabrika esas itibariyle ferdi mülklerdendir. Ancak fabrika ürettiği maddenin hükmünü alır. Eğer madde, ferdi mülklerden ise, o fabrika ferdi bir mülk olur. Mesela, dokuma fabrikaları gibi. Eğer madde, kamu mülklerinden ise o fabrika da kamu mülkü olur. Mesela, demir çıkarma fabrikaları gibi.</p>
<p>MADDE &#8211; 135: Devletin ferdi mülkiyeti kamu mülkiyetine çevirmesi caiz değildir. Çünkü kamu mülkiyeti, malın tabiat ve niteliğinde sabittir, devletin görüşüne bağlı değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 136: Kamu mülkiyeti sahasına giren her şeyden faydalanmak her ferdin hakkıdır. Devletin uyruğundan birine izin vermek ve diğerlerine vermemek sureti ile kamu mülkiyetinden belirli bir zümreye mülk vermesi ve faydalandırması caiz değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 137: Devlet, tebaanın menfaati için gördüğü bir lüzum üzere kamu mülkiyetine giren ve işlenmemiş sahipsiz bir araziyi koru haline getirebilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 138: Zekatı verilse bile malın yığılıp saklanması yasaklanır.</p>
<p>MADDE &#8211; 139: Zekat, müslümanlardan tahsil olunur. Ve şeriatın alınmasını tayin ettiği nakit, ticaret eşyası, hayvanlar, hububat gibi mallardan alınır. Şeriatın zikretmediği mallardan alınmaz. Zekat ister akil, baliğ gibi yükümlü olsun, isterse çocuk ve deli gibi yükümlü olmasın, her mal sahibinden alınır. Ve hazinede özel bir bölüme konur ve ancak Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de zikredilen sekiz sınıftan birine veya bir çoğuna harcanır.</p>
<p>MADDE &#8211; 140: Zımmilerden cizye tahsil edilir. Ve tahammül edecek baliğ erkeklerden alınır. Kadınlarla çocuklardan alınmaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 141: Gücü yettiğince haraci araziden haraç alınır. Öşri araziden ise bilfiil çıkan mahsulün zekatı alınır.</p>
<p>MADDE &#8211; 142: Müslümanlardan, Beyt-ül Mal (hazine) masraflarını kapatmak için şeriatın caiz gördüğü vergiler alınır. Şu şartla ki, örfen sahibine bırakılması gereken ihtiyaçlardan fazla bulunan kısımlardan alınmalıdır. Ve burada vergilerin devlet ihtiyaçlarını giderme yeterliliğine uyulmalıdır. Hiçbir surette gayri müslimlerden vergi alınmaz. Onlardan cizyeden başka hiçbir mal tahsil edilmez.</p>
<p>MADDE &#8211; 143: Şeriatın ümmete yapmasını vacip kıldığı bütün işleri yerine getirmek için Beyt-ül Malda mal yoksa, bu vacip ümmete intikal eder. Bu takdirde ümmete vergi koymak suretiyle işleri imkan dahilinde yoluna sokmak devletin hakkıdır. Şeriatın ümmete vacip kılmadığı; mahkeme, daire veya herhangi bir iş için konan resmi harçlar gibi şeylerden dolayı devletin vergi alması caiz değildir.</p>
<p>MADDE &#8211; 144: Devlet bütçesi için şer’î hükümlerin tespit ettiği daimi bölümler vardır. Fakat her bölümün içerdiği tutar, bütçe kısımları ve her kısımdaki tutara ait işler halifenin görüş ve içtihadına bağlıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 145: Daimi Beyt-ül Mal gelirleri, kafirlerden savaşsız elde edilen bütün ganimetler, cizye, haraç, kıymetli malların beşte biri ve zekattır. İhtiyaç olsun veya olmasın bu mallar devamlı olarak alınır.</p>
<p>MADDE &#8211; 146: Beyt-ül Malın daimi gelirleri devlet harcamalarına yeterli gelmediği zaman, devlet müslümanlardan vergiler tahsil edebilir ve aşağıdaki sebepler karşısında vergileri tahsil yoluna gitmesi gerekir:</p>
<p>A- Fakirlere, yoksullara, parasız yolda kalanlara yardım ve cihad farzını yerine getirmek için Beyt-ül Mal&#8217;e gereken harcamaları kapatmak maksadıyla.</p>
<p>B- Bedel olarak Beyt-ül Mal tarafindan ödenmesi gereken harcamaların karşılanması için; memurların maaşı, ordunun yiyecek ve içeceği ve yöneticilere sadece devlet yönetimiyle uğraşmaları için verilen para veya maldır.</p>
<p>C- Beyt-ül Mala gereken esas ve ikinci derecedeki ihtiyaçları karşılıksız olarak kapamak için. Mesela, yollar yapmak, sular çıkarmak, camiler, okullar ve hastaneler yapmak gibi.</p>
<p>D- Zaruret halinde Beyt-ül Mal&#8217;e gereken giderleri karşılamak için. Mesela, açlık, tufan, deprem gibi olayların idare edilenlerin başına aniden gelmesi gibi…</p>
<p>MADDE &#8211; 147: Mirasçısı bulunmayandan kalan mallar, devlet veya kamu mülkiyetinden üreyen mallar ve devletin sınır kapılarından alınan gümrükler Beyt-ül Malın gelirlerindendir.</p>
<p>MADDE &#8211; 148: Beyt-ül Mal masrafları şu altı gruba ayrılır:</p>
<p>A- Zekatı hakkeden sekiz sınıfa, zekat bölümünden harcanır. Şayet bu bölümde mal yoksa bunlara hiçbir şey verilmez.</p>
<p>B- Zekat malları bölümünde mal bulunmadığı takdirde, fakirlere, parasız yolda kalanlara, cihada ve borçlulara para, hazine daimi gelirlerinden ödenir. Burada da yoksa borçlulara bir şey ödenmez. Fakat fakirlere, yoksullara, parasız yolda kalanlara, cihad için yapılacak masrafı kapamak üzere vergiler tahsil olunur ve fesad korkusu halinde bu giderler için ödünç mal alınır.</p>
<p>C- Askerler, yöneticiler, memurlar gibi devlet hizmetini yerine getirenlere hazineden para ödenir. Hazine malı yeterli olmazsa bu giderleri karşılamak için hemen vergiler tahsil edilir ve fesad korkusu halinde de bu işler için ödünç alınır.</p>
<p>D- Okul, yol, cami, hastane gibi temel işler ve maslahatlar için harcamak ve masrafları karşılamak için Beyt-ül Maldan para alınır. Beyt-ül Maldaki yeterli olmazsa giderleri kapamak için hemen vergi tahsil edilir.</p>
<p>E- İnsanlar için yapılacak lüks tesisler, işler ve maslahatlara Beyt-ül Maldan harcanır. Bu lüks tesisler, işler ve maslahatlar için Beyt-ül Malda yeterli para bulunmazsa para harcanmaz ve ertelenir.</p>
<p>F- Deprem ve tufan gibi doğal felaketler için Beyt-ül Maldan harcanır. Mal yoksa hemen bunlar için ödünç alınır, sonra toplanan vergilerden bu borç kapatılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 149: Devlet, uyruğundan olan herkes için iş bulmayı garanti eder.</p>
<p>MADDE &#8211; 150: Fertler ve şirketlerde görevli olanlar, bütün hak ve yükümlülükler hususunda devlet katında görevli bulunanlar gibidir. Ücretle çalışan herkes, işi ne olursa olsun ve çalışan kim olursa olsun görevli kimse sayılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 151: Ücretin işten sağlanacak faydaya veya işçinin sağlayacağı çıkara göre takdir edilmesi uygundur. Ücretlilerin bilgisine veya ilmi diplomasına göre ücret takdir edilmez. Görevliler için dereceler yoktur. Ancak kendilerine hakkı olan ücret verilir. Yapılan anlaşma ister işin menfaati üzerine yapılsın, isterse işçinin sağlayacağı çıkar üzerine yapılsın hiçbir fark yoktur.</p>
<p>MADDE &#8211; 152: Devlet, üzerine nafakasını temin etmek vacip olan, kimsesi bulunmayan, işsiz veya malsız şahısların nafakasını garanti eder. Sakat ve hastaların barındırılmasını üzerine alır.</p>
<p>MADDE &#8211; 153: Devlet, uyruğu arasında malın dağıtılmasına çalışır ve belirli bir sınıf arasında dağılımına engel olur.</p>
<p>MADDE &#8211; 154: Devlet, uyruğundan her ferdin ikinci dereceden ihtiyaçlarını karşılayabilecek imkanlar vermeyi ve toplumda dengenin meydana getirilmesini şöyle sağlar:</p>
<p>A- Devletin, Beyt-ül Malda sahip olduğu menkul ve gayri menkul mallarla, kafırlerden savaşmadan elde edilen ganimetler ve buna benzer şeyleri verir.</p>
<p>B- Yeterli miktarda arazisi bulunmayanlara verimli olan devlet arazisinden verir. Arazisi olup da çalıştırmayanlara vermez. Ziraata gücü olup da elinde imkan olmayanlara ziraat yapabilmeleri için mal verir.</p>
<p>C- Zekat, kafirlerden savaşsız elde edilen ganimetler ve benzeri şeylerle borçlarını kapatır.</p>
<p>D- İkinci derecedeki ihtiyaçları karşılar ve dengeyi temin etmek için lüzumlu gördüğü takdirde muhtaçlara ve muhtaç olmayanlara kamu mülkiyeti mallarından verir.</p>
<p>MADDE &#8211; 155: Arazinin üretimini en üst seviyeye ulaştırmak üzere arazinin işletilmesini gerçekleştirecek zirai politika gereğince de devlet ziraat işlerini ve ziraat mahsullerini denetler.</p>
<p>MADDE &#8211; 156: Devlet, bütün sanayi işlerini denetler ve kamu mülkiyetine giren sanayii direkt olarak işletir.</p>
<p>MADDE &#8211; 157: Dış ticaret, malın kaynağı bakımından değil, tacirin uyruğu yönüyle değerlendirilir. Memleketlerimizle savaş halindeki devletlerin tüccarları ticaret yapmaktan men edilir. Ancak mal veya tacire has bir izinle istisna yapılabilir. Devletleriyle anlaşma yapılan tüccarlar aramızdaki anlaşma gereğince muameleye tabidirler. Devlet uyruğundaki tacirler, stratejik maddeleri ve memleketlerimizin muhtaç olduğu şeyleri ve düşmanları askeri, ekonomik ve sanayi yönünden güçlendirecek maddeleri ihraç etmekten men edilirler. Fakat sahip oldukları herhangi malı ithal etmekten men edilmezler. İsrail gibi bizimle ehli arasında fiili harb bulunan ülkeler bu hükümlerden istisna edilebilir. Çünkü onlar fiili harb ehli hükmünü alırlar. Bu da ticari olsun olmasın bütün ilişkilere yansır.</p>
<p>MADDE &#8211; 158: Her türlü hayati olaylara karşılık gelen ilmi laboratuarlar kurmak bütün vatandaşlarının hakkıdır. Bu gibi laboratuarları yapmak devlete düşen bir vaciptir.</p>
<p>MADDE &#8211; 159: Fertler, şeriatın haram kıldığı, ümmet ve devlete kati surette zarar veren maddeleri imal eden laboratuarlara sahip olmaktan men edilirler.</p>
<p>MADDE &#8211; 160: Bütün sağlık hizmetlerini devlet, herkes için ücretsiz temin eder. Fakat ücretle doktor tutmak ve ilaç satmak kimseye yasaklanmaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 161: Herhangi bir yabancıya imtiyazlar men edildiği gibi memlekette yabancı malların çalıştırılıp kötüye kullanmalarına da engel olunur.</p>
<p>MADDE &#8211; 162: Devlet, kendisine ait özel para çıkartır ve bu para hiç bir yabancı paraya bağlanmaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 163: Devletin parası sikkeli veya sikkesiz altın ve gümüştür. Bunlardan başka nakit bedel olarak devletin başka bir şey çıkarması caiz değildir. Devlet kendi adıyla bakır, bronz, kağıt veya bunlardan başka para çıkarabilir. Ancak altın ve gümüşten bunlara eşit miktarın hazinede bulunması şarttır.</p>
<p>MADDE &#8211; 164: Kendi parası arasında değişim caiz olduğu gibi devlet parasıyla diğer memleketlerin parasını değiştirmek de aynı şekilde caizdir. Paralar ayrı ayrı cinsten olduğu ve bir gecikme olmaksızın el değiştirdiği takdirde iki para arasındaki değişimde tafazül (birinin fazla olması) caizdir. Para cinsleri muhtelif oldukça kayıtsız olarak değişim fiyatını değiştirmeye ve vatandaştan her ferdin dışardan ve içerden istediği parayı izinsiz olarak satın almasına izin verilir.</p>
<p>ÖĞRETİM SİYASETİ</p>
<p>MADDE &#8211; 165: Öğretimde izlenecek programın esasının İslâm akidesi olması icabeder. Derslerin içeriği ve tedrisatın usulü de öğretimde bu esastan ayrılmamak üzere konulur.</p>
<p>MADDE &#8211; 166: Öğretim siyaseti, İslâmi zihniyeti ve İslâmi nefsiyeti oluşturmaktan ibarettir. Bütün öğretimin içeriği bu siyaset üzerine kurulur.</p>
<p>MADDE &#8211; 167: Öğretimden amaç, fertte İslâmi şahsiyeti oluşturmak ve hayat olaylarıyla alakalı genel ilim ve bilgiler ile insanları yetiştirmektir. Öğretim metodları, bu amacı gerçekleştirecek şekilde kurulur ve bu amacın tersine, hilafına sevk eden her metod men edilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 168: İslâm ve Arapça ilimleri için haftada verilecek dersler sayı ve zaman bakımından diğer ilimler için verilecek dersler gibi olmalıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 169: Öğretimde tecrübi ilimler ve buna bağlı matematik gibi ilimlerle kültürel bilgiler birbirlerinden ayırt edilmelidir. Tecrübi ilimlerle bunlara bağlı olanlar ihtiyaca göre ve herhangi bir öğretim merhalesi ile sınırlandırılmadan öğretilir, fakat kültürel bilgiler, İslâm hüküm ve fikirlerine aykırı olmayacak şekilde ilk ve orta öğretime ayrılan iki aşamada verilir. Yüksek öğretimde ise, öğretimin gaye ve siyasetinden uzaklaşmamak şartıyla, kültürel bilimler de tecrübi ilimler gibi öğretilir.</p>
<p>MADDE &#8211; 170: Bütün öğretim kademelerinde İslâmi kültür öğretimi icab eder. Yüksek öğretimde ise, tıp, mühendislik, fiziki ilimler ve bunlara benzer bilgiler için özel bölümler ayrıldığı gibi çeşitli İslâmi ilimler için de ayrı ayrı bölümler açılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 171: Ticari, zirai, denizcilik fenleri gibi fen ve sanatlar da bir bakıma ilme tabidirler ve kayıtsız şartsız kabul edilirler. Fakat bu fen ve sanatlar heykeltıraşlık ve resimde olduğu gibi belli bir görüşün tesirinde bulunur ve bu görüş de İslâm’ın görüşüne aykırı olursa, hadarat&#8217;a tabidir ve kabul edilmezler.</p>
<p>MADDE &#8211; 172: Öğretim programı tek olur. Devlet programından başka bir programa izin verilmez. Devlet programına bağlı eğitim usulüne uygun ve öğretim siyasetini ve amacını gerçekleştirici olduğu ve yabancı olmadığı takdirde özel okulların açılması yasaklanmaz. Ancak hem öğrenciler hem de öğretmenlerin kadın erkek karışmaması şarttır. Ayrıca okul bir zümreye ya da dine, mezhebe ya da kavim veya ırka has olmamalıdır.</p>
<p>MADDE &#8211; 173: Hayat sahasında insana öğrenmesi lazım gelen şeylerin, erkek, kadın herkes için ilk ve orta öğretimde karşılanması devlete farzdır. Devlet bunu ücretsiz yapar. Gücünün yettiği kadar da yüksek öğretim imkanlarını herkese ücretsiz olarak sağlar.</p>
<p>MADDE &#8211; 174: Devlet, kütüphaneler, laboratuarlar ve diğer bilgi vasıtalarını üniversite ve okulların dışında hazırlar ki fıkıh, usul-ü fıkıh, hadis, tefsir, tıp, mühendislik, kimya, icad ve keşiften ibaret çeşitli dallardaki araştırmaları devam ettirmek isteyenler imkan kazanmış olsun. Ta ki ümmet içinde bir çok icad edici, kaşif ve müçtehid bulunmuş olsun.</p>
<p>MADDE &#8211; 175: Bütün merhalelerde öğretim için olan telifatın (yazıların) kötüye kullanılması yasaktır. Bir kimse ister yazar olsun, ister olmasın, kitap basıp yayınlayınca basma ve yayma hakkı kendisinde saklı değildir. Fakat basılmamış ve yayılmamış kendine has fikirler olursa insanlara veriş ücreti alabilir. Aynen öğretmekten ücret aldığı gibi.</p>
<p>DIŞ SİYASET</p>
<p>MADDE &#8211; 176: Siyaset, Ümmetin iç ve dış işlerini gütmektir. Ve bu, devlet ile Ümmet tarafından yapılır. Devlet bu işi bilfiil yapar, ümmet ise bu devletin davranışını muhasebe eder.</p>
<p>MADDE &#8211; 177: Herhangi bir fert, parti, topluluk, kuruluş ve cemaatin hiçbir şekilde yabancı herhangi bir devletle ilişkisi olmaz. Devletlerle ilişki yalnızca İslâm Devleti tarafından kurulabilir. Zira fiili olarak Ümmetin işlerini yürütme hakkı yalnızca devlete aittir. Ümmet ve kuruluşlar, bu dış ilişkiden dolayı devleti muhasebe etmelidirler.</p>
<p>MADDE &#8211; 178: Gaye vasıtayı meşru kılmaz. Çünkü metod düşünce cinsindendir. Haram yolu ile vacib veya mubaha ulaşılmaz. Siyasi araçlar siyasi metoda aykırı olamaz.</p>
<p>MADDE &#8211; 179: Dış siyasette siyasi manevralar zaruridir. Siyasi manevralardaki kuvvet, iş ve hareketleri göstermek ve hedefleri gizlemekte toplanır.</p>
<p>MADDE &#8211; 180: Devletlerin işlediği cinayetleri ortaya çıkarmak, kaypak siyasetlerinin tehlikesini açığa çıkarmak, kötü ve gizli tertiplerini göstermek ve saptırıcı şahsiyetlerin maskelerini düşürmekte cesaret göstermek, en önemli siyasi üsluplardandır.</p>
<p>MADDE &#8211; 181: Fertlerin, ümmetlerin ve devletlerin işlerini başarmak hususunda, İslâmi fikirlerin büyüklüğünü göstermek, siyasi metodların en azametlisi sayılır.</p>
<p>MADDE &#8211; 182: Ümmetin siyasi meselesi, devletin şahsiyetinin kuvvetinde, devletin İslâm hükümlerini güzel tatbikinde ve devamlı olarak dünyaya yaymasında ifadesini bulan İslâm’dır.</p>
<p>MADDE &#8211; 183: İslâm davetinin yüklenilmesi, etrafında dış siyasetin dolaştığı bir eksendir. Ve devletin bütün devletlerle olan ilişkileri İslâm davetini yüklenme esasına göre kurulur.</p>
<p>MADDE &#8211; 184: Devletin, dünyada mevcut diğer devletlerle olan ilişkileri şu dört temel üzerine kuruludur:</p>
<p>A- İslâm dünyasındaki mevcut devletler bir memleket olarak kabul edilir. Dış ilişkiler içine girmez ve onlarla olan ilişki dış siyasetten sayılmaz. Hepsini tek bir devlet halinde birleştirmek için çalışmak gerekir.</p>
<p>B- Kendileriyle aramızda ekonomik, ticari, iyi komşuluk ya da kültür anlaşması bulunan devletlerle, anlaşma hükümlerine göre ilişkiye girilir. Antlaşmalarda açıklık varsa, pasaportlara lüzum kalmadan yabancı uyrukluların sadece kimlikle memleketlerimize girmeye hakkı vardır. Fakat bu işin karşılıklı olması şarttır. Onlarla ekonomik veya ticari ilişkilerin sınırları belli bir şekilde ve onların kuvvetlenmesine sebep olmayacak zaruri şeylerde olması lazımdır.</p>
<p>C- Kendileriyle aramızda anlaşma bulunmayan devletler; İngiltere, Amerika ve Fransa gibi bilfiil sömürgeci devletlerle, Rusya gibi memleketlerimize göz diken devletler, hükmen savaş halindeki devletler sayılırlar. Onlara karşı her türlü emniyet tedbirleri alınır. Onlarla herhangi bir diplomatik ilişki kurulmaz. Bu gibi devletlerin vatandaşı olan kişiler, memleketlerimize ancak her ferd için bir pasaport ve her sefer için özel vize almak suretiyle girebilirler.</p>
<p>D- İsrail gibi fiilen savaş halinde olan devletlerle bütün ilişkilerde savaş halini esas tutmamız icab eder. Aramızda savaş olsun veya olmasın onlarla fiilen savaş varmış gibi davranılır. Onların bütün vatandaşlarının memleketimize girmesi yasaklanır.</p>
<p>MADDE &#8211; 185: Askeri ve bu cinsten olan anlaşmalar ve buna bağlı olan üs ve hava alanlarının, kira sözleşmeleri ve siyasi anlaşmalar kesinlikle haramdır. İyi komşuluk, ekonomik, ticari, mali, kültürel anlaşmalar ve ateşkes anlaşmaları yapmak caizdir.</p>
<p>MADDE &#8211; 186: Devletin, İslâm esası üzerine olmayan veya İslâm hukukundan başka bir hukuku tatbik eden kuruluşlara katılması caiz değildir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası gibi kuruluşlarla, Arap Birliği gibi bölgesel kuruluşlara katılmak haramdır.</p>
<p>* * * * </p>
<p>Takiyyuddin En-Nebhani</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Fazıl Say İslam dinine hakaret etti yazısına isra tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://ittihadiislam.com/2012/04/06/fazil-say-islam-dinine-hakaret-etti/#comment-1677</link>
		<dc:creator>isra</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Apr 2012 10:35:20 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://ittihadiislam.com/?p=13935#comment-1677</guid>
		<description>Bu kişiliksiz şahsiyeti sanatçı belleyip yere göğe sığdıramayan şahsiyetler eserinize iyi bakın ve kendinizle gurur duyun(!).Allah  cc elbet bunun hesabını soracaktır!!</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bu kişiliksiz şahsiyeti sanatçı belleyip yere göğe sığdıramayan şahsiyetler eserinize iyi bakın ve kendinizle gurur duyun(!).Allah  cc elbet bunun hesabını soracaktır!!</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>

